GÜNAH / SEVAP - ÖDÜL / CEZA

 

Aşağıdaki yorum, Tanrı Sevgisi ve Özgür Olmak konulu yazıma yapılmıştır:

Yazınız çok güzel. Belli ki ezbere yazılmamış. Kavrayarak, idrak ederek yazılmış. Ama şu kısmı kafama takıldı. "Günah yok, sevap yok" cümlesi. Buradan günahtan kasıt ne, sevaptan kasıt ne? İnsanlar burada yaptıklarının mükafatını ya da cezasını almayacaklar mı? Kendi irademiz var, seçme hakkımız var, akıl ve vicdanımız var. Aklımızın yetmediği yerde vicdanımızı kullanabiliriz. Yani bütün bunlar varken bunları kullanmayıp bile bile yanlış yapanların cezası olmayacak mı? Bu konuda ne düşündüğünüzü merak ediyorum.

Teşekkürler...

Bu yorum ile ilgili açıklamamı aşağıda bulabilirsiniz:

Dünya bir okul..Kısaca gerçek insan olmak için bir okul..Bu okulu detaylarında incelerseniz pek çok farklı basamağı, açıklamayı getirebilirsiniz. Örneğin Tanrı, kendisine bir halife yaratmak istiyor. Burayı o halifenin yaratılacağı bir okul olarak da görebilirsiniz..


 

Bu okulda başarılarınız -bir anlamda sevaplarınız- (bu tanımı da genişletebilirsiniz; insanlığa yapılan hizmetler, kendi özgür iradenizi tam olarak kazanabilmek için arınışınız, yüreğinizde koşulsuz sevgiyi yaratabilmeniz ve yayabilmeniz, ilim almanız, Tanrısal aklı kullanabilmeniz, egonuzdan arınmanız vb.) size sınıf geçirtir. Bu bir ödüldür aslında. Ama bir açıdan da bakarsanız, daha ağır derslere geçmeniz, daha ağır sınavlara girmeniz de demektir. Bir de size hayatın içinde verilen küçük ödülleriniz de vardır. Bu ödüller sizi dosdoğru yolda ilerlemeniz için destekler. Ancak onların cazibesine kapılırsanız, o ödülleriniz de sınavlarınıza dönüşebilir. Kısacası ödül sandıklarınız aslında sizin yeniden denenmenizdir, elinize güzellikler verilince siz insanlığınızı nereye kadar kullanabiliyorsunuz diye.


 

Bu okuldaki başarısızlıklarınız -bir anlamda günahlarınız- (bu tanımı da genişletebiliriz; yüreğinizdeki kin, nefret, öfke, kıskançlık yani kısaca egosal varlığınız ile hareket etmeniz, kendinize değer vermemeniz, yaptığınız işleri sevgisizce yapmanız, başkalarını da en az kendiniz kadar düşünmemeniz, kendi kendinize yapmaya niyet ettiğiniz işleri (ki aslında bu Tanrıya verilen bir vaattir) yapmamanız, tembellik vs... ) ise sizi sınıfta bıraktırır. İnsanların çoğu sürekli aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamakta ve bu döngüden çıkamamakta. Buna ceza derseniz, bir anlamda evet belki ceza, ama öte yandan da ceza yok, sadece geçilememiş bir sınıf var.


 

Yaşadığımız kimi olumsuzluklar bize ceza gibi görünebilir. Ama aslında her acı, her olumsuz gibi görünen olay, içinde büyük bir olanak barındırır, o da yaşadığımız olumsuzluk sırasında almamız gereken dersi alabilmemizdir. Hayatta yaşadıklarımıza bu bakış açısı ile baktığımızda, “Kahrın da hoş, Lütfun da hoş” noktasına geliriz. Kahır dediklerimiz bu okuldaki derslerimiz ve içinden kendimizi dönüştüreceğimiz bilgeliği çıkarmak için bize sunulan sınavlardır. Lütuf dediklerimiz ise ben bu dersi verdim dediğimiz anda gerçekten içselleştirdik mi? Yoksa bir ödül ile tekrar egosal bakışa dönecekmiyiz sorusunun testi olarak önümüze sunulan diğer tür sınavlardır.


 

Ben bu nedenle hiçbir şeyi günah ya da sevap olarak adlandırmayı seçmiyorum. Tüm olaylar karşısındaki seçimlerimiz ve davranışlarımız ile ya sınavları geçeriz, ya da sınıfta kalır, o dersi daha ağır şartlarda ve defalarca tekrar eder, defalarca ağır sınavlara girmeye devam ederiz. Tanrı bizleri “günah işlesinler de cezalandırayım” diye yaratmadı. O herşeyimizle, herhalimizle bizi seven ve daima hoşgören, bağışlayan. Kendine doğru bir adım atana, yani bu dünya okulundan mezun olabilmek için bir nebze gelişme gösterene on adım yakınlaşan, her an elimizden tutan, yol gösteren...Hedefi, o destek olmadığı, yol göstermediği anda bile kendi ayakları üzerinde durabilen, özgür seçimlerinde Tanrısallık boyutunu yakalayabilen, kendisine halife olabilecek varlıkları yetiştirmek. Kısacası her şey bizde bitiyor. Bu okuldan mezun olabiliriz ya da sınıfları kala kala devam ederiz. Bize ait hiçbir şey günah ya da sevap olarak adlandırılıp, bizim dışımızda birileri trafından ödüllendirilmez veya cezalandırılmaz. Herşey kendi yaptıklarımızın sonunda, kendi planımızı, kaçınılmaz olan- bu okuldan mezuniyete odaklı olarak, kendimizi daha güçlendirmek, geliştirmek için yeniden yapılandırmaktan başka bir şey değildir..


 

Karma felsefesi ile baktığımızda, sınavı geçemememize neden olan seçimlerimiz, hatalarımız sonunda, kaldığımız dersi verebilmemiz için yaptığımız hatayı yeniden ve kendimize dönük olarak yaşarız. Yani dersin tekrarı bir anlamda etme-bulma cezası olarak algılanabilir.


 

Meher Baba'nın Tanrı Konuşur kitabında anlattığı hali ile yaşanılanları incelersek, birey, içe dönüş sürecine varmadan önce her izlenimini hem pozitifi hem de tam tersi olan negatifi ile (düalitik ortamda deneyimlerde çift yönlüdür) mutlaka deneyimlemek ve tüketmek zorundadır(zenginliği de , fakirliği de deneyimler. Bu aynı yaşamda da olabilir, farklı yaşamlarda da). Eğer deneyimlendiği halde hala o izlenimleri sonlandıramıyor ve tekrar izlenim yaratmaya devam ediyorsa, döngü tekrarlanır. Bunu da etme-bulma ve tam tersini de deneyimleme süreçleri olarak görebilir, ve ceza-ödül olarak algılayabiliriz. Oysa burada da sadece bitirilemeyen-geçilemeyen sınavlar söz konusudur. Ne zamanki içe dönüş sürecimiz başlar, artık deneyimlediklerimiz ile doyar ve bir kez daha aynı döngüyü arzu-ya da öfke gibi duygular ile bir izlenim olarak yaratmayız. Bu sınıfı geçmek ile eş anlamlıdır.


 

Konuyu detaylandırdıkça başka bakış noktalarını da dahil edebiliriz aslında. Ancak genel olarak gelinilecek nokta hep aynı olacaktır. Günah ve bu nedenle cezalandırma, sevap ve bu nedenle ödüllendirme ilahi gerçeklikte yoktur. Bu sahip olduğumuz egolarımızın arzusudur. Ödül veya ceza bekleriz, hem kendimiz için hem başkaları için. Oysa Tanrı Sevgidir. Sevgi her hali ile yalın, koşulsuz , saf, güven ve huzur iledir. O noktada ödül ve ceza yoktur. Herşeyi olduğu hali ile kabullenme, sevmek ve kapsamak vardır. Dünya gerçek değildir. Sadece bu dersleri alabileceğimiz, planlarımızı hayata geçirdiğimiz bir illüzyondur (senaryoların oynandığı bir tiyatro sahnesi). Dolayısı ile ne kendimiz için, ne de başkaları için bu sahnede ödül veya ceza yer almaz. Sadece dersler ve sınavlar yer alır. Ama bütün bunlar bir adalet dengesi içerisinde sürer. Bu nedenle bizler tekrar eden ders ve sınavları cezalar ve ödüller olarak algılar ve böylece ilahi adalete sığınırız.


 

Burasının bir okul olduğunu kabul edersek, bahsettiğiniz “ irademiz, seçme hakkımız, akıl ve vicdanımız” hangi sınıfta isek o kadar var. Sınıfları geçip büyüdükçe bunları kullanabilme bilincimiz ve yetilerimiz de artıyor. Bu noktadan baktığınızda, yeryüzünde yaşayan her insanın sizinle aynı şekilde bu sahip olduğu değerleri kullanabilmesini bekleyemezsiniz. İlkokul çocuğundan üniversite seviyesinde matematik çözmesini bekleyemeyeceğiniz gibi... Bu nedenle kimi insanların dediğiniz gibi “aklının yetmediği yerde vicdanını kullanabilmesini” de istediğiniz ölçüde bekleyemezsiniz. Bu durumda bize, bile bile yanlış yapıyorlar gibi göründüğü halde, aslında kendilerince doğruyu da yapıyor olabilirler. Onlar için ceza talep etmek, bir anlamda bu illüzyon sahnesini gerçek kabul edip, gelişimimiz için devam ettiğimiz bir okul olduğunu unutup, anasınıfı çocuklarından avukatlık ya da doktorluk yapamayanların cezalandırılmasını istemek gibi olur. Bu aslında deminde bahsettiğim gibi, egosal bir taleptir. İlahi plan, herkesi bulunduğu bilinç seviyesinde değerlendirir. Sunulan sınavlar, verilen dersler herkesin bulunduğu düzeye göredir. Bu düzeyi de her varlığın kendi özü bilir ve ayarlar. Sınıf tekrarı sırasında yaşanması istenilenler de adil bir düzen içerisinde özler tarafından belirlenir. Bütün bunlar kişiyi sadece kaçınılmaz son olan mezuniyete taşımak üzere yapılır. Bu nedenle olan biten herşeyin tam da olması gerektiğine olan inanç ile ilahi adalete güvenin. Sadece kendinize odaklanın ve başkalarını yargılayarak onların ceza ve ödüllerini düşünmeyin..

Sonsuz sevgimle..


 

7.5.2010


 

 

Yorum Yaz