« Önceki |

26/8/2009

Tanrı ile birliği neden bıraktık ki?

Tanrı ile birliği neden bıraktık ki?
 
Tanrı'dan ayrılma
bir sevgi serüveni başlattı.
Bireyselleşen şuur
kendini bütünüyle anlamak ve böylece
birliğe geri dönebilmek için
insanlık gerçekliği deneyiminden geçer.
Bu da , tüm şeylerin
sürekli gemişleme ve yaratılış halinde
olduğu Birliğin gerçekliğine eklenir.
 
Yüce Tanrı her yerdedir,
ancak bireyselleşme deneyimi ve ayrılık olmasaydı
orada bir boşluk, kayıp bir parça olurdu.
Yaşama, ifade etme şuurunun olmadığı
ve bu yüzden ebedi yaratımın
fırıl fırıl dönen evrenin bir parçası haline gelinemeyen
bütünlük olurdu.
 
En derin anlamda, yaratıcılar olmak için
öğreniyorsunuz.
Yaradılış eyleminde Tanrı'ya katılmaya
hazırlanıyorsunuz.
Mirasyedi evlat geri dönüyor.
Gerçekte, insan hiç de günah işlememiştir.
İlk günah insanlık deneyiminin bir sembolüdür.
O, simge olarak birey olmanın
başlangıçtaki amacını unutmadır,
zihin karışıklığı içindeki kayboluştur,
ruhun niyetinin akıldan çıkmasıdır.
İnsanoğlu Tanrı'dan nasıl ayrılabilir?
Insan Tanrı'dandır.
 
Günahın yeniden canlandırılmasına
sizi ışığa götürecek mükemmel bir harita olarak bakın.
Her ömürde günahı yeniden yaşarsınız.
Her yeniden bedenlenme,
hala sözünüzü tutmadığınızı, hala inkar ettiğinizi
keşfetmenize izin verir.
Yabancılaşma hisleriniz
o ilk ayrılığı, o ilk unutuluşu yansıtır.
 
Her şey bir nabız atışı halindedir:
Kozmik küreler, galaksiler, yeryüzü,
vücudunuzu oluşturan moleküller..
Ayrılma ve Tanrı'ya geri dönüş...
Evrenin yaratıcı nabız atışı budur işte....
 
EMMANUEL'in KİTABI (Pat Rodegast, Judith Stanton)

2/7/2009

RAMTHA _ BEYAZ KİTAP - BİLMENİN BİLMİ/SINIRLI AKIL/SINIRSIZ AKIL

Ramtha – Beyaz Kitap

 

 

Bilmenin Bilmi:

 

Herşeyi bilme yeteneğiniz var. Çünkü bilinen her şey Büyük Tanrı Bilinci’nde mevcuttur. Ve bu Tanrı Zekası kalp gibi atarak tüm bu bilgiyi size pompalar.

 

Aydınlanmanın tek yolu, düşüncenin, sizin düşünce sürecinize girerek duyguyla birleşmesi ve deneyimden geçerek bilgeliğe dönüşmesidir.

 

Bilgi varsa özgürlüğünüz var.... Korkunun üzerine bilgiyle gidilirse buna “aydınlanma” denilir.

 

Bilgi sizi genişlemeye ve daha geniş bir kimlik aramaya, “olmaya” zorlar. Sınırlı hayatın çerçevesini kırıp sizi daha geniş bir alana sokar. Bilgi ve öğrenme arayışı ile sadeliğiniz artar.

 

Herşeyi bilme yeteneğiniz ne için var ve bu ne için bu kadar önemli? Çünkü ne bilirseniz o olacaksınız. Ve herşeyi bilmeyi öğrendiğiniz zaman, olan herşey olursunuz, ki bu Tanrı’dır, tümüyle: Sınırsız bilmek, sınırsız hayat, düşüncenin tümü. Ve bununla tekrar sınırsız özgürlük ve varlığınızın hazzısınız.

 

Herşey Tanrı zekası denen düşünceden gelerek var olur ve düşünceden yayılan heer şey tekrar Tanrı zekasına döner.

 

Her yıldız sistemi, her toz zerreciği, her varlık görülen-görünmeyen, bu ve öteki evrenlerden varlığının düşüncesini (kollektif algılama) Tanrı’nın zekasına yansıtıyor. (Düşünce nehri, bilinç akımı) Yani geldiği yere. Her şey yansıyarak düşünceye geri döner. Böylece her şey bilinir.

 

Bedeninizi kaplayan aura elektrik yoğunluğundan (bedeni evreleyen mavi korona) düşüncenin sonsuzluğuna dek uzanır.

Aura, sizin Öz’ünüzdür. Varlığınızın Tanrısı olan Öz’nüz, herşeyin bilindiği bilinç akımına, yani Tanrı Zekası’na direkt olarak bağlıdır. ...Işık alanı tüm düşünceleri bilgi nehrinden alır, bu güçlü alana aktarır. Hangi düşünceleri bilmek istediğiniz sizin düşünce sürecinizi belirler. Auranızın elektro manyetik bölümü düşüncenize uygun olan düşünceleri size çeker. ... Bilgi nehrinin devamlı akımı içinde bulunduğunuz için her şeyi bilme yeteneğine sahipsiniz.

 

Bilinç akımından gelen düşünceyle yaşarsınız. ...Varlığınız bilinç akımından yayılan düşünce cevheri ile varlığını sürdürür.

 

Varlığpınızın her anını, bilinç akımındna gelen düşünceyle yaratırsınız... Düşündüğünüz ve hissettiğiniz herşeyi, herkesin alma olanağı var. Siz onların, onlar sizin düşüncenizden besleniyorlar..

 

Dünyanız, toplumsal bilincin sınırlı, düşük frekanslı düşünceleri ile besleniyor şu anda. Bu düşüncelerin sizi beslemesine izin verdikçe, yarattığınız duyguları yeniden dışarı gönderip insanın sınırlı düşüncesini körüklüyr ve gücünü arttırıyorsunuz.

 

Süperbilincin yüksek frekanslı düşünceleri, anı yaşamaya, olmaya, hayata, uyuma, birliğe, sonsuzluk sürecine ait düşüncelerdir. Bunlar sevgi  düşünceleridir. Bunlar haz düşünceleridir. Bunlar deha düşünceleridir. Bunlar sözcükle tanımlanamayacak sınırsız düşünceler ve yine sözcüklerle ifade edilmeyecek duygulardır. 

 

Yaygın inancın aksine, beyin düşünce üretmez. Sadece bilinç nehrinden gelen düşüncenin giriş kapısıdır. Tanrılar tarafından, Öz’ünüzden geçerek gelen düşüncenin alınıp tutulması için yapılmış bir organdır.

 

Beyninizin farklı düşünce frekanslarını alabilme işlevi, hipofiz bezi denen, sağ ve sol beyin yarımküresinin oratsında yer alan çok güçlü bir ölçek aleti tarafından yönetilir. Yedinci çakra diye bilinen hipofiz, beyninizi yönetir. Değişik düşünce frekanslarını alabilmesi için, beynin değişik kısımlarının aktif hale getirilme görevi yapar. Düşünce ve mantık kapasitenizi açan, düşünceyi bedeninize idrak edilmesi için yayan ve daha büyük bir analayış için deneyimler yaratan  kapıdır. Hipofiz üçüncü göz olarak da bilinir.

 

Ego, insan deneyiminden geçerek kazanılan ve ruhda depolanan vebeynin manyık bölümü ile ifade edilen (sol üst yarıküre) anlayıştır.... Düşünce beyne ulaştığında önce mantık fonsiyonlarının yer aldığı sol üst yarıküreye gelir. ..... Ego, bedende daha geniş bir anlayış yaratacak düşüncelerin geçmesine izin vermeyen bir engeldir.

 

Düşünce sürekli bedeninizin her hücresini besledikçe, tüm beden bu elektiriksel uyarıya yanıt verir-tüm bedeniniz. Böylece her hücrenizden geçen düşünce, bedeninizde his, bir seziş, bir duygu yaratır. Ve bu duygu kaydedilmek üzere ruha gönderilir. Ruh büyük bir teyptir, hissedilen her duyguyu kaydeden tarafsız bir bilgisayardır.... Ruh hissi (seziş) yeniden başvurabilek için bir duygu olarak kayda geçirir. Buna “bellek” diyorsunuz. Duygusal hissettiğiniz zaman düşünceyi hissediyorsunuz demektir. ... Ruh, tüm bedence hissedilen düşüncenin yarattığı duyguyu alır ve bellek kaydında benzer bir duyguyu arar ve beyninizin “akıl” dediğiniz mantık bölümü bu duyguyu tanımlayan sözcüğü seçer.

 

Düşünce hissedildiği zaman verdiği duyguyu ruh kayda geçirir ve dah aönce deneyimlenmiş düşüncelerden edinilmiş benzer duyguları bellek bankasında arar. Ve edindiği bilgiyi düşüncenin idrak edildiğini göstermek üzere beyne gönderir. İdrak edilen düşünce tüm beden tarafından idrak edilir.

 

Düşünce nasıl idrak edilir ve bilinir? Duygu yoluyla. Bilmek bütünüyle bir duygudur.  Hiç bir şeyin düşüncesi hissedilene dek bilinmez.; ancak hissedildiğinde kimlik kazanır. Bir düşünceyi bilmek, onu beyninizde kabul etmek, sonra onu hissetmenize izin vermek, onu tüm bedeninizde deneyimlemektir. Bilgi bir şeyin kanıtlanması değil, duygusal olarak sorgulanıp anlaşılabilmesidir.    

 

Tüm bilgi’ye açılan kapı içinizde sevgili varlıklar. İçinizde yanan ateşle, her atom zerreciğinde, her yıldızda, her hücrede yanan aynı ateş. Tüm hayatla bir oluşunuz ışık prensibi ile sağlanmıştır. Çünkü ruhunuzda duyguları yaratan bu ışık, tomurcuklara, yıldızlara, her şeye hayat veren aynı ışıktır. ..... Birşeyi bilmek istiyorsanız, yapacağınız tek şey onu hissetmektir ve hissettikleriniz daima doğru olacaktır.

 

Düşünce, hayat deneyimlerinizi ve hayatımızdaki olayları nasıl yaratır? Epifiz “bilgiyi uygulama” merkezidir. Bilmenize izin verdiğiniz herşey önce bedeninizde gerçekleşecektir. Çünkü epifiz bir duygu olraka kayda geçmesi için düşünceyi elektriksel akımolarak bedene göndermekten sorumludur. Düşünceler sınırsızlaştıkça, bedeninize daha büyük ve hızlı frekans yayılır. Bu yüzden, kendinizi daha hafif ve coşkulu hissedersiniz. Bu duygu, frekansına uygun olarak ruhunuzda kayda geçer ve depolanır. Rauhta kayda geçen her düşüncenin duygusu auraya bir beklenti olarak yansır; bu beklenti, ışık alanınınızn elektromanyetik kısmını harekete geçirir ve bir mıknatıs gibi kollektif eğilim - düşüncenize benzer olan şeyi size çeker. Tüm düşünceleriniz, ürettiği duyguların aynısını size verebilen olayları, nesneleri ve varlıkları size çekecektir. Ne için? Düşüncelerinizi üç boyutlu realitede deneyimleyebilmeniz için. İşte buna Bilgelik deniyor. Bilgelik (hiket) sadece düşünülen ve hissedilen bir şey değildir. Ancak, düşünme, hissetme ve yaşama yoluyla kazanılır.

 

Arzu bir nesnede, bir varlıkta ya da deneyimde aranan doyumun düşüncesinden başka bir şey değildir. .. İçinizdeki arzunun yarattığı aynı duyguyu verebilecek olanı size çeker.  Kuvvetle ve tümüyle arzulanan şey kuvvetle ve tümüyle gerçekleşir. ... En ufak bir kuşku olmadan bilmek, yüksek frekanslı bir düşüncedir. Bir auradaki beklentinin gücünü arttırır. Böylece arzularınızı gerçekleştirme gücünüz de artar.

 

Herşeyi bilme yeteneğiniz var..Beyniniz bunun için yapılmış... Fiziksel dünyada, fiziksel bedende yaşayan tanrılar, Tanrı’nın hangi boyutunu isterlerse onu deneyimleyip anlayabilsinler diye.. İstediğiniz her şeyi bilmek ile göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleştirmek yeteneğiniz var. Buna muktedirsiniz ve cenneti dünya da ancak böyle yaratabilirsiniz.

 

 

Sınırlı Akıl:

 

 Beyniniz Tanrı Zekası’ndaki tüm düşüncelerin frekansını algılayabilecek kapasiteye sahip olmasına karşın, aktif olan kısmı sadece kabul ettiğiniz frekanslar ölçüsündedir.   ... Yalnızca toplumsal bilincin sınırları içindeki düşünceleri uygun bulup bunun dışına çıkamadığınız için beniizin gerçekten çok dar bir kısmı çalışıyor. Diğer bölümlleri yüksek frekanslı düşüncelere gerçekten kapalı.Çünkü hipofiz bezinin ağzı beynin çalışmasına uygun olarak çok az açılmış.

 

“Dar kafalılık” beş duyunuzla algılayabiliklerinizin ötesindeki herhangibir şeyin var olabilme düşüncesine kapalı olmaktır. Ancak, Tanrı realitesinde hiç bir şey imkansız değildir. .....Yalnızca size işlenen sınırlı düşünceleri kabul ettikçe, beyninizin öteki bölümlerini asla harekete geçiremeyecek ve günlk yaşamınıza hakim olan düşüncelerin ötesindeki düşünceleri aslaa deneyimleyemeyeceksiniz. ... Biliyormusunuz, dahi olmak çk kolay. Yapmanız gereken tek şey, kendiniz için düşünmeye başlamaktır.

 

Eğer beyniniz tam kapasite ile çalışsaydı, bedeninizi bir anda ışığa çevirebileceğinizi ve onun sonsuza dek yaşayabileceğini biliyor musunuz? Bir organınızı yitirdiğinizde bedeninizin yeni bir organ yapabilme yeteneği olduğunu biliyor musunuz? Tümüyle kullanıldığında beyniniz bedeninizi bir anda tam iyileştirme ya da fiziksel olarak istediğiniz biçime sokma yeteneğine sahip.

 

Beyninizin şu anda kullanmadığınız bölümlerinin, yalnızca “bilmek” le bedenin herhangi bir bölümünü yenileme ve yeniden inşa etme yeteneği var. Bedeninizin kendi kendini iyileştirebileceğini bildiğiniz an bu düşünce yaralı ya da hastalıklı bölüme merkezi sinir sistemiyle büyük bir kıvılcım gönderir. Ve bu her hücredeki DNA faktörünün hücreyi tekrar etme ve yenilemesini sağlar. Mükemmellikle! Bunun bir mucize olduğunu mu sanıyorsunuz? Olması gereken bu!!! 

 

Milyonlarca yıldır insanoğlunun çaresizlik içinde aradığı bu sonsuz gizem , “Tanrı” denen bu dini figur nedir? O düşüncedir ve o kendini algılama yeteneğidir. Ve kendini algılayarak “olur” ve genişler. İşte Tanrı bu: Düşüncelerin tümü, hatay ışığının yayılması ve yansıması. Ve tümüyle Tanrı olma gücü içinizde. Tümüyle!. Beyniniz tam kapasite ile kullanılsaydı, sonsuzluğun içindeki bu an olacaktınız; bilinen herşeyi bilecektiniz; güneşin rengi, denizin derinlikleri, rüzgarın gücü ve ufuktaki yıldız olacaktınız.

 

Tanrı’yı tümü ile bilmekten ve O olmakan sizi alıkoyan nedir? Ego. .. Ego, Tanrı’nın ve sizin bir ve aynı olduğunuz düşüncesini kabul etmenize izin vermez. Sonsuzluğu yaratma gücüne de .. Ölümü yaratma gücüne de sahip olan yüce ve ölümsüz varlıklar olduğunuzu bilmenize izin vermez. .. Deccal Egodur ve o yoplumsal bilinçte hüküm sürer... Mesih ise tek bir kiş değil, içinizdeki Tanrı’nın özelliklerini; gücü, güzelliği, sevgiyi, sınırsız hayatı tümüyle yaşayan her insandır.... Deccal ve Mesih aynı tapınağı paylaşırlar ve bu tapınak sizsiniz. ... Mahşer siz Tanrı ile, siz Deccal; sonsuz bilinç ile sınırlı bilinç; deha ile toplumsal bilinç arasındaki saaştır. Mahşer savaşı dışınızdaki değil, içinizdeki savaştır. .... Tanrı olmak, sınırsız bilmek, sınırsız olmaktır.

 

Sınırsız Akıl

 

Kendinizi ne kadar çok severseniz, beyniniz o kadar çok açılır. O zaman yalnızca bedenle sınırlanmazsınız. Sizi bir arada tutan olursunuz.

 

Sınırlı madde formunda Tanrı’yı öğrenme kapasitesine ulaştınız.. Sizi her zaman seven ve destekleyen Tanrısal Kaynak’tan kendinizi ayırmayı öğrendiniz..... Yeniden sınırsızlığa dönebilmek, hazzın ve olmanın özgürlüğünü yaşayabilmek için, yeniden sizi bir arada tutan olmak zorundasınız. Olabilmek için de, bir bedende sınırlı olmanızdan kaynaklanan toplumsal bilincin dışında kalan sınırsız düşünceleri alabilmek için, yedinci çakra olan hipofizinizi tümüyle aktif hale getirmek zorundasınız. Ancak böylelikle kendinizi sınırsız Tanrı anlayışına açarak bilmenizi genişletirsiniz: Düşüncenin tümü olan, kendisinin tümü olan, seven ve izin veren Tanrı.

 

Beyninizin kapalı kısımlarını hormon salgısıyla açan bu harika küçük guddeyi, yalnızca istemekle uyandırabilirsiniz. Mesih olmak, Tanrı’yı bilmek istemek ve Tanrı gibi olmak demektir. Tüm düşünceyi realitede yaşama arzusudur. Olduğunuz her şeyi her an sevmek arzusudur. Kendinizi bütünüyle olmak arzusudur.

 

Ne olduğunuzu tümüyle sevdiğiniz an, toplumsal bilinci aşarsınız. Onaylanma arzusunun üstüne çıkarsınız. Yargıyı aşarsınız. Zaman illüzyonunun ötesine gidersiniz. Yalnızca kendinizi douma ulaştırmak için yaşarsınız. Sadece içinizdeki sesi dinlersiniz. Yalnızca haz yolunu izlersiniz. Bu yol sizi Her Şeyi Bilen’in bilgisine ulaştırır. .... İçinizdeki Tanrı’yı sevmek için yaşadığınız her an, yaşayıp doyuma ulaştığınız her illüzyon, hazzı ve ışığı bulmak için yaptığınız her şey varlığınızdan yayılarak bilinç akımına katılır.; bu bilinç akımı da tüm insanlığı besler. Kardeşlerinizin kendilerine dönebilmeleri için yollarını aydınlatırsınız- bu onları sevgili Tanrılarının evine götürecek yoldur...

 

Varlığınızın Tanrısallığından sınırsız düşünceleri istediğiniz zaman, bu doyum düşüncesi ruhunuzda hissedilir. Ve bu hipofiz bezinizi harekete geçirerek onu açmaya başlar. Hipofiz açıldıkça epifize daha fazla hormon salgısı gider. Ve bu, çalışmayan bölümü uyandırır. Bedeninizce hissedilmesi için daha yüksek frekansları alabilecek kapasitedeki beyin bölümlerini açar.

Gelen yüksek frekans düşünceleri beyninizin bu uyanmış bölümleri tarafından alınır. Başınızın arkasında olan epifiz guddesi yüksek frekansları alır ve şişmeye başlar. Bu şişme sizde baş dönmesi ya da baş ağrısı yaratır. Bu frekans çok güçlü bir elektrksel akıma dönüşerek merkezi sinir sistemi yoluyla bedeninizin her hücresine hücum eder. Bu nedenle kendinizde bir hafiflik, bir uyuşma, karıncalanma hissedersiniz. Çünkü daha önce hissettiklerinizden daha güçlü bir enerji tüm bedeninize büyük bir hızla yayılmaktadır. Bu frekans her hücreyi kıvılcımlayarak hücrelerin titreşim frekansının artmasına neden olur. Sınırsız düşünceleri daha çok aldıkça vücut daha hızlı titreşmeye başlar. Ve yavaş yavaş ışık yaymaya başlarsınız. Çünkü yüksek frekanslı bedeniniz, frekansını yükselterek ışıa dönüşmektedir.

Sadece bilme noktasına geldiğiniz an, bilginize sebep göstermeye ya da açıklamaya ihtiyaç duymadığınız an, kendi kendinizin efendisi olmuşsunuz demektir. İşta o zaman mutlak bilgiye sahip olursunuz.

 

Zekanız, yaratıcılığınız ve bilmeniz arttıkça, daha önce hissetmediğiniz ve bilmediğiniz şeyleri hissetmeye ve bilmeye başlarsınız. Bir varlığa baktığınız zaman o varlığı içnizde hissedebilirisiniz. Düşüncelerinizden önünüzdeki günlerin nasıl olacağını bilebilirsiniz.

 

Sınırsızlığı daha çok istedikçe, gelen düşünceleri daha çok kucaklayıp hissedersiniz; hipofiz daha çok hormon salgılar, ağzı daha çok açılır. Kendinizi daha çok sevmeyi ve bilerek yaşamayı seçtüğünüz zaman, beyniniz, varlığınızı saran Tanrı tarafındna daha çok açılır – daha çok.. daha çok.. Artık sizi siz yapan bedeniniz değil, siz onu bir arada tutan olursunuz. ...

 

Hipofiz Tanrı’ya açılan kapıdır. Beyninize daha yüksek düşüncelerin girmesine izin verdikçe daha çok açılır. Daha çok açıldıkça daha çok bilirsiniz. Ve bildiğiniz her şey olursunuz.

 

Bir an gelir ki hipofiz sistemi tamamen açılır ve beyniniz tümüyle aktif hale geçer. Hipofizin ruhsal bedeninde bulunan herşey aklı doldurur ve akıl artık asla eski sınırlı haline dönemez. Çiçek bir kez açtımı bir daha kapanmaz... Beyin tümüyle aktif hale geldiği zmaan bir çok realiteyi aynı anda yaşarsınız. Hem burada hem Pleidas ta olabilirsiniz. .. Hipofiz tamamen açıldığında ölüm ve yaşlanma durur. Bedeniniz ne isterseniz onu yapar artık. Bedeninize titreşim frekansını yükseltmeyi söylerseniz, o kendini başka boyuta yükseltir. Ölüyü bile diriltebilirsiniz. Bu denli güçlü olduğunuz zman Tanrı’nın tacını taşıyorsunuz demektir. Saf hayat olan saf Tanrı olduğunuz zaman , sonsuzsunuz, herşeysiniz. ... Bu frekansı daha fazla deneyimledikçe hafifleyeceksiniz ve bedeniniz görünmez hale gelecek ve sizi buradan alıp  götürecek. O zmaan tekrardoğuş döngüsünden kurtulacaksınız.

 

Madde alemde kendini ifade eden üç boyutlu (öz-ruh-ego) bir varlıksınız ve ancak üç boyutla sonsuzu idrak edebilirisiniz. Varlığınızın Tanrısı ile konuşun ve Tanrısallığını hatırlamasını isteyin ondan, hatırlayacaktır. .... Emir verirseniz endokrin guddeleriniz buna itaaat ederler. Ve varlığınızı daha geniş anlayışa ulaştıran duygulara kavuştuğunuzda, çok kolay olduğu için, içinizdeki Tanrıya şükredin...

 

Her şey olanı nasıl daha iyi bilirisin? Önce o olduğunu bil. Nasıl düşündüğün ve nasıl konuştuğun, kendine bilmek için ne kadar izin verdiğini belirler.....”Varlığımın Tanrısı ile şimdi bu anda bilmem gereken her şeyi biliyorum. Öyleyse olsun!”. Ve yanıtları bekle.”biliyorum” sözcüğü bu bilgilerin gelmesi için kapıyı açacaktır.... “Bilmiyorum” diyerek ya da bilginin size geleceğinden kuşku duyarak hayatınızı ve yaratıcılığınızı nasıl da sınırlıyorsunuz..... Böyle konuştuğunuzda, böyle düşünüyorsunuz demektir ve böyle düşündüğünüzde, bu düşüncenin duygusu ruha kaydolacaktır. Ve ruh, düşünce sürecinizi doyuma uğratan realiteyi yaratır.

 

Bilmek inanmak değildir. İnanmak sanmak, bilmek kesinliktir. ... Sizden hiç bir şeye inanmanızı istemiyorum, bilmenizi istiyorum.. Aydınlanmak bilmektir – kuşku, inanç, iman ya da umut olmaksızın... İdrak deneyimden geçer, böylece anlayış kazanırsınız.

 

Tüm alemin yaratıcısı, kesinlikle bilmektir. Kesin bilmekte olmak için de “biliyorum” de. Asla kuşkulanma ve tereddüt etme... Daha büyük düşüncelerin yaratıcılığına bilme kapısını açtığıızda “deha” oluşur.

 

Eğer sürekli olarak “Varlığımın tanrısallığıyla bunun yanıtını şimdi biliyorum. Ve buna açığım. Öyleyse olsun” derseniz, çözümün bilgisine ulaşırsınız. .. Bilmek sizi idrake açık tutar. Yasa koyucu sizsiniz. Biliyorum emrini verdiğiniz anda o yasa gerçekleşir.

 

Bilmek içinizdeki cennetin bolluk kapılarını açar. Bir arzunun zaten gerçekleşmiş olduğunu bilmk, arzunun düşüncesini güçlendirir; auranızdan bilinç nehrine gönderir ve almaya hazır olduğunuz içinde arzunuz gerçekleşir... Gerçek şu ki herşey zaten sizin. Bunu bildiğiniz zaman her şey size sunulacaktır.

 

Eğer tüm sözcükleri alıp size yalnızca bir kaç sözcük bıraksaydım şunlar olacaktı: “Şimdi, Biliyorum, Eminim, Bütünüm, Tanrı’yım, Ben’im.” Eğer bunlardan başka sözcük olmasaydı, artık bu dünyada sınırlı olmayacaktınız.

 

Saf düşünce haline yeniden dönebilmek için egoyu yenmek zorundasınız... Ego zaman, mekan ve ikilem illüzyonunun sınırları içinde algılar.. Her şeyi sağ kalma mücadelesi ve onaylanma sınırları içinde algılar. İşte saf düşünceyi bölen ve yargılayan budur.

 

... Bilmek asla hiç bir şeyi yargılamaz. Bildiğiniz zaman, düşüncenin gerçek ya da doğru olup olmadığı hakkında bir kuşkuya kapılmazsınız- tüm düşünceler doğru ve gerçektir. Bilmek düşünceyi tartmaz ya da değer biçmez. Bilmek düşünceyi olduğu gibi alır. Kesintisiz ve sansürsüz.

 

Varlığınızın Tanrısallığından, sınırsız bilmeyi istediğinizde, düşüncelerin yargılarla saptırılmadan bilincinize girmesine izin vermelisiniz. .. Arzularınıza yön veren ego, düşünceleri bilinçli olarak kabul etmeye başladığında, hipofiz sınırsız anlayışı almak için beynin bir başka bölümünü harekete geçirir. .. Her zmaan yapmanız gereken tek şey: Açık olmak...Düşünce süreciniz yargılar ve egodan uzaklaştıkça, süperbilinç düşüncelerinin beynin algılama bölümüne girmesi kolaylaşır.

 

Kendine ve hayata yargısız gözlerle bakmayı öğren..Bir çiçeğe baktığınızda onu “çiçek”, “ışık”, “hayat”, “varolan” olarak görebiliyorsanız, güzel-çirkin demiyorsanız, düşünceyi saf hali ile algılıyorsunuz gemektir. Tanrı’nın düşündüğü gibi düşünürseniz, her şeyi eş,t ve olduğu gibi görürsünüz. Hissettiklerinize yargı ve sınır koymadığınız her an, beyninizin sınırsız düşünceleri alabilme kapasitesini arttırarak, günlük otomatik yaşantınızın dışına çıkarsınız....

 

Öteki varlıkların yaşam biçimlerine baktığınızda, onların özünden başka bir şey görmeyin...Yargılarsanız, ruhta kaydolan bu duygular, kendi davranışlarınızı sürekli yargılamanıza neden olur. ... Kimse yargılanmaya değmez. Hiç bir ırk, hiç bir davranış, hiç bir şey kendinizi tanrısallığınızdan saptırmanıza değmez. İnsnaları kim olurlarsa olsunlar, kendilerini nasıl ifade ederlerse etsinler, onları, böyle olmalarına izin veren içlerindeki Tanrı için sev. Onların da özü Tanrı olduğu için sevilmeye layıklar. Ancak onları kendin gibi seversen, kendini de olduğun gibi sevebilirsin. ..İçinde onlara karşı bu sevgiyi duyduğun takdirde, saflaşarak özün olacaksın.

 

Düşünce sürecinizden yargıyı nasıl atabilirsiniz? Duygularınızın ve bu duyguları dpğuran düşüncelerinizin farkında olarak.İşte bu farkında oluş sayesinde düşüncelerinizi arındırmayı kendinize öğretebilirsiniz...

Saptırılmış düşünceler kendinizi veya başkalrını yargılamk ve tek yönlü bakmaktan kaynaklanır. Ve bunlar hoşunuza gitmeyen tüm duygularınızın oluşmasına neden olur. Bu ilişkiyi farkedince düşünceleriniz arındırmaya başlayacaksınız.

 

Olmak, kendinizi olduğunuz gibi kabul etmek ve kendinizi olduğunuz gibi sevmektir. Ne hissediyorsanız o duyguyu yaşayın. Olmak tümüyle anda yaşamaktır. Çünkü olan herşey şimdidedir.... Olma halinde düşünceleriniz geçmiş ve gelecekle uğraşmaz. Olma süreci içinde hayatın özü ve anın sürekliliği vardır.

 

Olmaktan başka hiç bir şey yapmak zorunda değilsiniz. Varlığınızdaki Tanrı, düşündüğünüzü, istediğinizi size çekecektir. Yalnızca tüm düşüncelere açık olduğunuzda Tanrı’nın sesini işitebilirsiniz. Ve o zaman bilmek istediğiniz herşeyi göz açıp kapatıncaya kadar bilebilirsiniz. Düşüncelerinizi yargılamadan, ruhunuzda duygu olarak hissettiğiniz zman sınırsız Tanrı olarak yaşarsınız- yalnızca Öz’e açıksınız demektir. Ancak o zaman kendi Tanrısallığınızın saf bir kanalı olabilirsiniz ve Tanrı Zekası’nın tüm sadeliğine yaklaşırsınız.

 

Bilerek ve izin vererek yaşamayı öğren. O zaman egoyu yenmiş olursun...

 

Bedenini sev. Ona karşı şevkatle davran. Onu besle, bak. O, bu dünyadaki yaşamı deneyimleyebilmek için sahip olduğun tek enstrüman. Düşüncelerinde sınırsız ol ama bunu yapmanı sağlayan araca iyi bak. ....

 

Bir çiçeğin açışından duygulanmak, güneşin doğuşunu beklemek, bu doğuşun görkemini yaşamakbilme yeteneğinden kaynaklanmaktadır. Dşünce ve duyguyla bir olmak. Buna “vecd” hali denilir. İşte böyle “iyi” olun.

 

Zamanın başlangıcından da daha önce sizi seven, yaşadığınız her hayatta sizinle olan, bedeniniz ölürken de, bedeninizi alıp yükselirken de sizinle olacak tek varlık, yine sizsiniz. Yaşadığınız her şeye dayanacak kadar sizi sürekli seven sizsiniz. Kendinizi kucaklayıp sevdiğiniz ve bu sevgi sizin ölçütünüz olduğu zmaan, insanın toplumsal bilincini aşarak Tanrı Bilincine ulaşacaksınız. Siz güzelliğin ötesindesiniz. Kusursuzluğun ötesindesiniz. Yasa, dogma, toplumsal standartların ötesindesiniz. Sizin doyumluluğunuz, Tanrının doyumluluğudur. Ve yazgınız bu doyumluluğa ulaşmaktır.

 

Siz düşündüğünüz kadarsınız. Her şey olan Tanrı’yı bil.Hiç bir şeyin sonlu olmadığını bil. Hiç bir şeyin mutlak olmadığını bil.

 

Kimsenin sizi esir etmesine ya da korkutmasına izin vermeyin. Daima bir yol vardır ve daha iyi bir yol.

 

Seni sınırlayan herşeyle yüzleş, onları tanı, kucakla. Yen! Tanrı’yı tümü ile bilmekten alıkoyan seni alıkoyan her şeyi dışla.

 

Korkularını tanı ve onların illüzyon maskelerini indir. Sonsuz olduğunu ve bilinmeyende seni mutluluk ve hazdan alıkoyan hiç bir şey olmadığını bil.

 

Kaynağını dikkate almaksızın gerçeğe açık ol, bırak hislerin sana rehberlik yapsın... Tanrı herşeydir. Bir çimen tanesi, bir an bile kendini herşey olan bu kaynaktan ayıramaz. Olgunlaş, hangi biçimde gelirse gelsin gerçeğe kulak ver. Ve onu alacak kadar değerli olduğunu bil.

 

Herşeyin üzerinde kendinize “olma” izni verin. Çünkü olmakta siz herşeysiniz. Yalnızca kendi öznüz olduğunuz zmaan, BEN prensibi olduğunuzda tüm hayatla uyum içinde olacaksınız. O zmaan insan olarak yarattığınız ayrımı Tanrı’yla bir olmaya dönüştürmüş olacaksınız.  

 

14/5/2009

"Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman..."


Kur'an da geçen Tanrı'nın "size nefesimden üfledim" ifadesi, pek çok çeviride "size ruhumdan üfledim" şeklinde geçmektedir.

Ruhundan üflemek ya da nefesinden üflemek elbette çok derin bir anlam taşımaktadır. Kendimizi O'nun ruhundan üfleyerek yarattığı varlıklar olarak görebilmemiz, bunun anlamını ve ağırlığını taşıyabilmemiz gerekli sanıyorum.. Üzerinde düşünülsün istedim ve bu konuda yazılı olan ayetleri sizler için listeledim...

Hicr Suresi 29: "Hani Rabbin meleklere, "Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygıyla eğilin" demişti.

Sad Suresi 72: "Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için saygı ile eğilin."

Al-i İmran 49: Allah onu İsrailoğullarına bir Peygamber olarak gönderecek (ve o da onlara şöyle diyecek):"Şüphesiz ben size Rabbinizden bir mucize getirdim. Ben çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar, ona üflerim. O da Allah'ın izniyle hemen kuş oluverir. Körü ve alacalıyı iyileştiririm ve Allah'ın izniyle ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyip biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer mü'minler iseniz bunda sizin için elbette bir ibret vardır."

Enbiya 91: Irzını korumuş olan kadını da (Meryem'i de hatırla. Ona ruhumuzdan üflemiştik. Kendisini de oğlunu da alemlere (kudretimizi gösteren) birer delil yapmıştık.

Secde 9: Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz!

Tahrim 12: Allah, bir de iffetini sapasağlam koruyan ve bizim de kendisine ruhumuzdan üflediğimiz, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını doğrulayan İmran kızı Meryem'i de (inananlara) örnek gösterdi. O itaat edenlerdendi. 

Sevgilerimle...

8/4/2009

Kendini Tanımak ve Arınmak (1. Kısım)

Kendini Tanımak ve Arınmak

 

“Hayat bir uyanma sürecidir. Olma sürecidir. İnsanın daima olduğu şey haline geldiğini bilme sürecidir.Ayrılamaz olanı bir araya getirme sürecidir ve bu gerçek bir bir araya getirme işlemi değildir; sadece ayrılmanın hiçbir zaman meydana gelmediğini yeniden bilmektir.” (Neale Walsh- Yarının Tanrısı)

 

“Uyanışın temel bir parçası, uyanmamış olan sizi tanımaktır; yani diğer bir değişle egonuzu. Egonuzun nasıl düşündüğünü, nasıl konuştuğunu ve nasıl hareket ettiğini anlarken, sizi sürekli olarak uyanmamış durumda tutan, şartlanmış zihinsel durumda tutan şartlanmış zihinsel durumu da kavrayacaksınız.”(Eckart Tolle- Var Olmanın Gücü)

 

Kendini tanımanın iki yönü var:
1. Egosal yönlerimizi tanımak,
2. Egosal yönlerimizden arındıkça öz varlığımızı (Tanrısal yanımız) tanımak ve onu ortaya çıkarmak-gerçekleştirmek

 

Kendini tanımanın sonunda geleceği yer “öze ulaşmak”.

 

Yunus Emre’yi dinlersek:

 

İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendin bilmezsen

Ya nice okumaktır.

 

Okumaktan ma’na ne

Kişi Hakk’ı bilmektir

Çün okudun bilmezsin

Ha bir kuru emektir.

 

Okudum bildim deme

Çok taat kıldım deme

Eğer Hakk bilmez isen

Abes yere yelmektir....

 

Kendimizi bilmemiz, bulmamız, Tanrı’yı bilmemiz demek.

 

İnsan kendini tanıtmak istediği zaman, “ben neyim?” , “ben kimim? “ sorularını sormakla başlıyor ve ardından genellikle aşağıdaki yanıtlar ile kendini tanımlamaya çalışıyor.

 

-         Cinsiyetimiz

-         İsmimiz

-         Mesleğimiz

-         Sosyal kimliğimiz (anne-baba)

-         Toplumsal niteliklerimiz ( dernek üyesi-şehrin ileri geleni..)

 

Bu tanımlamalar ile kendimizi bildiğimizi sanırız. Oysa bunların hepsi sadece bir etiket. Hepsini değiştirebilme şansınız (hemen hemen) vardır. Bu etiketler ile kendimizi dışarı ile özdeşleştiriyor ve içimizi (özümüzü) unutuyoruz.

 

Örneğin mesleğimiz. Biz mesleğimiz miyiz? Yoksa o işi mi yapıyoruz? Kendimizi bazan işimiz ile öylesine özleştiririz ki, işimizde oluşan değişikliklere bile direniriz. Bildiğimiz ve sahiplendiğimiz şekilde kalmasını ister, gelişmesini bile istemeyebiliriz.

 

Etiketlerin hepsi değişebildiğine, hatta bazıları gelişebildiğine göre, biz kendimizi bu etiketlerle tanıttığımız anda aslında “ne olmadığımızı” söylemiş oluyoruz. Kendimizi keşfetmek istediğimizde, gerçek kendimizi bilmek istediğimizde bütün bu etiketlerden kurtulmamız gerekiyor. Hiç birisi bizi tam olarak tanımlama konusunda yeterli değil. Dahası, değiştikleri anda tamamen yanlış tanımlamalara dönüşebiliyorlar. 

Kendimizi dışarısı ile özdeşleştirdiğimiz bu etiketlerin hepsi, aynı zamanda  bilincimizde birer küçük benlik oluşturmakta. Ne kadar uzun süreli o benliklerimizi yaşarsak, o kadar çok onlara bağımlı oluyor ve arkada esas olan gerçek varlığımızı algılamakta o kadar zorlanıyoruz. Öyleki bazan “anne” olmanın (bu aslında bu yaşamımızda oynadığımız rollerden sadece biri olmasına rağmen), öyle etkisi altında kalabiliyoruz ki, kendi hayatımızı yaşamayı bırakıp çocuklarımızın hayatını yaşamaya veya sadece onlar için yaşamaya kadar ilerletiyoruz. Bunun sonucunda da, genellikle, kendi olamadıklarımızı onların olmalarını, kendi sahip olamadıklarımıza gene onların sahip olmalarını isteyerek onların özgürlüklerini de kısıtlamakta olduğumuzun farkına varamıyoruz. Bu olmak istenilen şeyler de bizim dışımızdaki bir şeyler ve öze ait şeyler değil.. Yani kendimizi dışımızdaki etiketlerle özdeşleştirdiğimizde, etrafımızdakilerin de o etiketler ile özdeşleşmesi için çaba harcıyor, toplumsal olarak herkesin hakikatten uzaklaşması için etkin bir ortam yaratıyoruz. Etiketlerin etkisi altında ne kadar çok kalınırsa, o kadar çevrenin, başkalarının etkisi altında kalıyoruz. Bağımlılıklar yaratıyoruz. Saplantılar içinde kalıyoruz. Başkalarını da bu bağımlılıkların ve saplantıların içine çekiyoruz. Toplumsal kuralların bir kısmı bizi köleleştiriyor. Bu insanların tümü için:

. birbirinin kölesi olma,

. toplumun sınırlarının dışına çıkamama,

. şartları değiştirememe,

. çevreyi değiştirme gücünün tükenmesi gibi gittikçe insanı kısıtlayan bir yaşam şekline dönüşüyor.

 

Ancak, zaman zaman yaşadığımız kimi olayların etkileri ile süregelen yaşamımızın içerisinde birden bire farklı bir algılayış içerisine girebiliriz. Örneğin, çevremizden veya yakınlarımızdan birisi öldüğü zaman benzer bir durumda kendimizi düşünmeye çalışır ve bir an için gerçeği görebiliriz. Ölen kişi birisi için sadece baba olabilir, bir başkası için patrondur. Fark ederiz ki o etiketler aslında daha derinde varolan birşeye ait yüzeysel tanımlamalar. Yani etiket sahibinin, aslında kim ve ne olduğu düşüncesi, bedenin ölmesi ile terkedilen tüm o etiketlerden geriye kalanın ne olduğu ve nerede olduğu düşüncesi ortaya çıkar ve bu sorunun yanıtını  aramaya başlarız.

 

Önceleri yanıt o beden bir ruha sahipti ve şimdi artık değil diye düşünülür. Bir süre sonra yanıt, o ruh bu bedene sahipti, şimdi bedenini bıraktı ve gitmesi gereken yere gitti diye değişir. Asıl varlık beden değil ruhtur. Yani “bizler bir ruha sahip insanlar değiliz, bizler bir bedene sahip ruhlarız” aslında. Bu bedende bir etiket gibi değişebilir. Genellikle acı veren bu tür olaylar sonrasında kendimizin dış özdeşleşmelerini bırakıp, içe yönelmeye başlarız. Yaşanılan çok derin bir acının ardından insan acıyı hissedemez olur ve bir an için acının yerini derin bir dinginlik içinde sanki farklı bir pencereden bakılıyormuşçasına oluşan yeni düşünceler ve hissedişler alır.. İşte o anda gerçek kendimiz ile başbaşayızdır. Bir an olsun dış dünyadan soyunmuş, dingin, sevgi ve güven içinde...Korku bitmiştir, kabulleniş gelir...

Yunus Emre’nin şu dizelerini tam bir algılayış içine gireriz. 

 

Ten fanidir can ölmez

Gidenler geri gelmez

Ölür ise ten ölür

Canlar ölesi değil...

 

Ruh olduğumuzun bilincine vardığımızda (ruha uyanmak) varolan herşeyin değeri bir anda içimizde değişir. Olaylarda artık hissettiklerim sahip olduklarımın önünde gelmeye başlar. Ruhuma huzur, sevgi, güven, neşe, saflık ve bana içsel bir güç veren şeyler daha değer kazanır. Hani “haklı olmaktansa mutlu olmak”, ya da “zengin olmaktansa aşık olmak” gibi değişimleri yaşarız içimizde..

Aslında, sevgi olabilme, aşk olabilme konusunda en önemli adım korkularımızdan arınmamızdır. Tanımlamak gerekirse de kendini tanımak; dinginlik içerisinde bir an bile olsa, sevgi ve aşk olarak varolabildiğimiz o anda başlar. Yaşamımıza baktığımızda, karşılaştığımız en önemli ve bizi etkileyen olaylar hep korkularımızla yüzleştiğimiz olaylardır. Yaşadığımız her bu tür olay karşısında yüzleştiğimiz korkumuzun farkına vararak onu dönüştürdüğümüz anda, sevgi olmaya bir adım daha yaklaşmış oluruz. Korkularımızla yüzleşerek arındıkça da basamak basamak ruhun uyanışı gerçekleşir.

 

Arınmak, insanın insan olma değerlerine ulaşabilmesi ve öz varlığı ile uyumlu bir titreşime ulaşabilmesi için gerekli. Öz varlığımızın temel özellikleri sevgi, neşe, huzur, saflık, güven. Hepimizin özleri ise aslında bir bütün. İnsanın kendi öz varlığı ile bütünleşmesi veya onun varlığının farkındalığı ile yaşayarak, hayatının her aşamasında, ondan farkında olarak destek alabilmesi, aydınlanmanın bir tanımı olarak verilebilir. Özü ile buluşmuş insanlar hayatı yaşayış nedenlerini bilen, ve özlerinin sahip olduğu özellikleri her anlarında yaşayan, daha doğrusu onları Olan ve Yansıtan insanlardır. Yani SEVGİ OLurlar, NEŞE  OLurlar, HUZUR OLurlar, SAFLIK OLurlar, GÜVEN OLurlar. Olmakla kalmaz, etraflarına yansıtırlar. Onların yanında tüm bunların varlığını hisseder ve solursunuz..

 

Özü bulmak, içimizdeki cevheri ortaya çıkarmaktır.

 

İşte bu yolculuğu yapabilmenin, o noktaya ulaşabilmenin ilk yoludur arınmak.. Kendini tanımak egonuzu ve Tanrısal yönlerinizi farketmek, arınmak ise egonuzun hakimiyetinden çıkmak, egosal yönlerinizi dönüştürmek demektir. Kendini tanıyan ve Tanrısal yönlerini ortaya çıkaran kişi kendini bularak insan olur, gerçek insan olur. Bu dünyada yaşıyor olmamızın nedenidir insan olmayı öğrenmek. İşte bu “Kendini Gerçekleştirmektir”.

 

İnsan olabilmenin basamaklarından çıkmaya genel olarak tekamül diyoruz. Tekamül bu anlamda, dünyadaki maddi gelişimimiz değildir. Dünyada yaşadığımız hayatı kendi manevi bütünlüğümüzdeki eksikliklerimizi ya da gelişim aşamalarımızı tamamlamak için kullanırız. Tekamül dünyevi değildir, dünya ve buradaki yaşam bunu sağlamak için kullandığımız bir araçtır.

 

Bilinçli bir şekilde de olsa, bilinçsiz de olsa, ruh varoluş amacını gerçekleştirmek için yaşar. (E.Tolle) Varoluş amacımızın ne olduğunu bilmek, kendini bilmek ve tam olarak bulmak konusunda bir adımdır.

 

Mehar Baba “Tanrı Konuşur” isimli kitabında bakın ne diyor:

 

 " Tanri idraki mutluluğu, tüm yaradılışın amacıdır. Tanrı'yı idrak yolu ile gelen gerçek mutluluk evrendeki tum fiziksel ve zihinsel ızdıraba değer. Ardından tüm ızdırap sanki hiç yokmuş gibi olur. Tanrı idrakinin mutluluğu güçlü, ebediyen taze ve güvenilir, sınırsız ve tanımlanamazdır; ve dünyanın varoluşun içine fışkırmasının sebebi bu mutluluktur"         

 

Tanrı idraki, Tanrı'nın varlığını onaylamamız veya bilmemiz değil, onun varlığını tümü ile idrak ederek (yaşamımıza geçirerek) sonsuz mutluluğa erme halidir. Bu idrak, kendini tam olarak bulmuş olma veya tam olarak aydınlanmışlık olarak da tanımlanabilir. 

 

Yunus bu hali şu satırlarında ne de güzel anlatır:

 

Ete kemiğe büründüm,

Yunus diye göründüm...

Yaşam içinde ruh, planladıklarını gerçekleştirmek için, ve deneyim elde etmek için yaşar. Bu plan var oluş amacı doğrultusundadır.

 

Farkındalık ve kendini bilme, bu amacın bilince çıkarılması sürecidir. Bu amacı bilince çıkarmak, içsel/ruhsal bir süreci gerektirir. Bu süreç ruhun potansiyelini, kendini gerçekleştirmektir bir anlamda.(E.Tolle) Ve bilince çıkardığınız da, planınız üzerinde de çalışabilme, değişikliklikleri gerçekleştirebilme şansına sahip olursunuz. Yeni kapılar açılmaya başlar. Birden bire pek çok şey değişir.

 

Yıllarca engellendiğiniz ya da bir türlü yapamadıklarınızı, farkındalık sürecinden sonra inanılmaz bir hızla uygun şartların oluşarak yapabilir hale geldiğinizi görebilirsiniz. Çünkü, varoluş amacınıza uygun eylemler içerisinde olmanız; sizin desteklenmenizi ve bu sayede başarılı olmanızı, mutluluğu, daha yüksek farkındalığı ve “hayatın akışı içinde, suda yüzen bir yaprakmışçasına direnmeksizin yol almanızı” beraberinde getirir.

 

Varoluş amacınızın dışında olan seçimleriniz, egonuzun sizi yanıltmasından kaynaklanır. Tanrı egosal isteklere yardım etmez. Kendi varoluş amacınıza uygun yaratım ve seçimlerinizde ise desteklenir ve hedeflerinizi kolaylıkla elde edersiniz.

 

Kendini bulmaya giden yolda yapılması gereken pek çok çalışma vardır. Kendini Tanımak ve Arınmak konusunda neler yapabiliriz?

 

Siz nasıl birisiniz? Kendinizi tanımlayın dediğimde neler söyleyebilirsiniz?

-         Dürüst,

-         Akıllı,

-         Çalışkan,

-         Ailesini seven,

-         Neşeli,

-         Saygılı,

-         .......

Unutun bunları.. Bunlar sadece sizin olmak istedikleriniz, olduklarınız değil.. Belki saydığınız bir kısım niteliklere gerçekten sahipsinizdir ama, gerçekten nasıl biri olduğunuzu kendiniz tanımlayamazsınız..

 

O zaman başkalarına soralım, onlar beni tanımlasın diyorsanız, onuda unutun.. Başkalarının sizi tanımlamak için kullandıkları ifadeler de bir yere kadar size biraz yardımcı olsa bile, sizin için yapılan tanımlamalar aslında o tanımlamayı yapan kişinin kendisini tanımlamasıdır. Onların hiçbiri gerçekte tam olarak size ait değildir. Yani siz de birini tanımlamak istediğinizde, aslında o kişi için kullandığınız olumlu ya da olumsuz tüm yargılar size sizi anlatır.

 

Çünkü “bir kişide gördüğünüz bir özellik ancak o özellik sizde de varsa size yansır. Sizin kendinizde olmayan bir özelliği başkalarında göremezsiniz.”  Bu aynaların evrensel kuralıdır.  Sizi tanımlayanların söyledikleri, onların kendilerine ait kimi yönlerin sizden onlara yansıyan kısımlarıdır. Yani aynada gördükleri kendilerini size anlatırlar, sizi tanımlamak için. Ama genede bunlara bakarak şunu kabul edebilirsiniz, siz o kişiye o aynayı tutacak kimi niteliklere sahipsinizdir. Bunlar az ya da çok olabilir, birebir örtüşmeyebilir de.. Ama benzer niteliklerinizle ayna olmuşsunuz demektir.

 

Birisi için çok güleryüzlü ve uyumlu olan bir kimse bir başkası için çok sert ve kolay anlaşılmaz olabilir. Herbirimiz kendimizi binbir çeşit yüzü olan kristallere benzetebiliriz. Her yüzümüz, o yüzümüzün karşısında bulunan kişiyi kendisine yansıtan bir ayna görevi görür. Biz ne kadar arınmış, ne kadar farkındalık geliştirerek öz varlığımızın özelliklerini (sevgi, huzur, neşe, güven, saflık, içsel güç..) ortaya çıkarmaya ve yaşamaya başlamışsak, elbette karşımızdakilere bizim aynamız o kadar onların sahip oldukları bu özellikleri yansıtmaya başlayacaktır. Ama sadece onlarda ne kadar varsa o kadar. Bizde olan kadarını değil, onlarda olan kadarını.  Tam olarak arınmadığımızda, bazılarına onların hoş olmayan yönlerini de onlara yansıtacak kadar karanlık yüzlerimiz de olacaktır.  Yani başkalarının bizim için yaptıkları tanımlamalar bize arınmışlığımız konusunda ip ucu verebilir, ama bizi tam olarak tanımlamaya yetmez.

 

Bu durumda kendinizi tanımak ve tanımlamak istiyorsanız size yönelen aynaları kullanın.. Etrafınızdaki herşey canlı ve cansız her şey size sizi tanımlayan, tanıtmaya çalışan aynalardır. Farkındalık dediğimiz varoluş halinin en önemli yüzlerinden birisi bu aynaları okuyabilme ve anlayabilme sanatıdır.

 

Örneklerle anlatmaya çalışacağım.. Bir hanım anlatmıştı, kendisi kendini tam olarak tanıma ve arınma çalışmaları yapan farkındalığı çok yüksek bir bayan. Eve birgün bir köpek alıyorlar. Köpek yavru ve oyuncu, çok sevgi dolu. Aileyle ve eve gelen herkesle çok iyi geçiniyor ama sadece bu hanıma karşı saldırgan davranıyor. Diğerleri bunu hayvanın oyuncu oluşuna falan bağlamalarına karşılık, kadıncağız köpekciğin kendisine karşı saldırgan davrandığı “hissini yaşıyor”. Burada önemli olan gerçekten hanımın ne hissettiği. Önce kendisi red ediyor, hayır benim içimde saldırganlık yok, bu hayvan bana bunu yansıtıyor olamaz, başka bir şey bu diyerek, ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Diyor ki hanım, “ben içimde saldırganlık yok dedikçe hayvan gerçekten daha saldırgan davranmaya başladı”. Hatta bir ayın sonunda, bir akşam dolabı açıp ona mamasını hazırlarken saldırıyor ve eline dikiş atılmasını gerektirecek kadar büyük bir şekilde ısırıyor. Oysa evin içerisinde küçük çocuk bile var ve hiç kimseye karşı böyle bir davranış sergilemiyor. Her neyse, hanım eline dikişler atıldıktan sonra bile köpeğe sevgi göstermeye ve köpeğin sorununun ne olduğunu anlamaya çalışıyor, kendisinde saldırgan bir yön olduğunu red ederek. Ancak bir kaç hafta içerisinde bu konu üzerinde düşünüp meditasyon ile kendi içine yöneldiğinde, birden bire içindeki saldırganlığı fark ediyor. Başkalarına bazan farkında olmadan ne kadar saldırgan davranmış olduğunu görüyor. Ve hıçkırıklar içerisinde ağlayarak kabulleniyor. “tamam, saldırgan bir yönüm var bunu görüyor ve kabul ediyorum. Kendimi her yönümle seviyor ve kucaklıyorum. Kendimi affediyorum. Ama artık saldırgan olmamayı ve bunu yansıtmamayı seçiyorum” olumlaması ile kabul veriyor ve çözülme başlıyor. O andan itibaren köpek bir kez bile saldırganlık göstermiyor...

 

Sistem öylesine güzel çalışıyor ki.. Bizim karşımıza daima birileri veya birşeyler aracılığı ile kendimizi tanımamız, hatalarımızı görmemiz ve düzeltebilmemiz için ortamlar yaratıyor. Ve biz farkındalığımızı geliştirip de, o yönlerimizi düzelttiğimizde, arınıyoruz, arındırmamız gereken diğer yönlerimize yöneltiliyoruz. Kişiler ve çevremiz sürekli bir değişim içerisinde. Bunun nedeni kendi egosal yönlerimizi tanıyıp o yönlerimizi dönüştürdükçe, o yönümüzün yansıtmasına ihtiyacı olan kişiler bizden o yansımayı alamayacakları için uzaklaşıyorlar. Biz de başkalarından o dönüşmüş yönümüze ait bir yansımayı bir daha görmüyoruz.

 

Aynaları nasıl kullanabiliriz?

 

Diyelim ki birisi ile tartışıyorsunuz ve o kişi sizi adil olmamakla suçluyor. Durun ve içinize bakın. Sonra şu analizi yapın:

 

  1. Bir kere adil olmayan, sizi adil olmamakla suçlayan kişidir. Onun yargısı tamamen ona aittir.
  2. Ancak, sizde ona, onun adil olmayan yönünü gösterecek kadar arınmamış bir yan var demektir. Peki o yanınız veya yanlarınız neler olabilir?
  3. Bu suçlamayı duyduğunuz zaman içinizde oluşan hisse bakın. Size saldırıldığı hissinde misiniz? Saldırgan bir yanınız var. Aşağılandığınız hissine mi sahipsiniz? Başkalarını aşağılayan bir yanınız var ve aynı zamanda kendinizi aşağıladığınız bir yanınız var. Sadece size yönelmiş bir öfke mi hissediyorsunuz? Öfkenizi dindirememiş ve hala zaman zaman öfkenizin esiri olabiliyorsunuz demektir. Karşınızdakinin sizden korktuğu hissine mi kapıldınız, ya da bu suçlamadan dolayı korktunuz mu? Hala ayıklanamamış korkularınız var demektir.. Ya da gerçekten tam olarak adil olmadığınızı mı hissettiniz, gerçekten adil değilsiniz demektir..
  4. Kendinize ait tesbit ettiklerinizi tek tek dingin bir anınızda düşünün. Ben neden korkuyorum? Bunun yanıtını içinizden alana kadar ister meditasyon, ister eskilerin söylediği gibi tefekkür halinde içinize yönelin. Bu arada sistemin size vereceği ipuçlarını kaçırmamaya çalışın. Televizyonda izlediğiniz bir şey, ilan panolarında okuyacağınız bir kelime, gazetede okuyacağınız bir haber, bir arkadaşınızın gelip size anlatacağı bir olay, hikaye vs.. Bunların hepsi size sizin neden korktuğunuzu tanımlamaya çalışacaktır. Çok ilgisiz bir şekilde karanlıktan korkuyor olduğunuz bile çıkabilir ortaya.
  5. Bulduğunuz o yönünüzü kabul edin. Ben bütün bunlarla bir bütünüm diyin. Asla kendinizi suçlamayın, yargılamayın, cezalandırmayın.

 

Kendinizi yargılamanız, Tanrıyı yargılamak gibi. Neden diyecek olursanız, bizler Tanrının “Size nefesimden üfledim” dediği varlıklarız. Aslında özümüz mükemmel. Dualite ortamında deneyimlemek üzere yaşadıklarımız ve sergilediğimiz davranışlarımız var. Arınmamışlıklarımız nedeni ile sergilediğimiz davranışlarımız da var. Bunlar suçlanması gereken değil, sadece fark edilerek dönüştürülmesi gereken yönlerimiz. Kendimizi yargılayıp, kendi kendimizi içsel olarak öyle çok cezalandırırız ki, dönüşümü gerçekleştiremez, o farkındalığı yaşayamayız. İşte o zaman esas hatayı yapmış oluyoruz. Çünkü aslında bize tam olarak ait olmayan bir yönü, sanki bizmişiz gibi kabullenmiş oluyoruz o yargımız ile. Oysa Tanrısal öz varlığımızda bilelim ki o yok.. O sadece şu ana ait, dualiteye ait deneyimlediğimiz bir parça. Yargılamayın, dönüştürün. Sevgiyle kendinizi bağışlayın. Bu belkide yapması en zor şey ama kendinizi bu yönünüzden dolayı sevgi ile kucaklayın ve bağışlayın. Ve artık bunun çözülmesini talep edin . Seçimim artık bu değil diyin. Gereken değişimin gerçekleşmesini talep edin. Bir kaç gün süre ile bu yönünüz üzerinde dinginlik ile dalgalanın, sevgiye geçmeye odaklanın.

  1. Bir süre sonra bu konuda son bir deneyim yaşayabilirsiniz. Örneğin aniden karanlıkta kalmak gibi. Artık korkmadığınızı ve karanlıktan korkmanın seçiminiz olmadığını göstermek durumunda kalabilirsiniz. Sınavı ilk seferinde veremeseniz bile, veremediğinizin farkında olmak ve dönüşüm için niyetinizi tekrarlamak süreç tamamlanana kadar sizi yönlendirecektir.
  2. Sonunda sınavı verdiğinizi ve başka hiç bir deneyim ile aynı hissi yaşamadığınızı gözlemleyeceksiniz. İşte özgürlük anı...     

     

Unutmayın,  Kendi içinizdeki olumsuz bir durumun farkına varmanız başarısız olduğunuz anlamına gelmez; tam aksine başarılı olduğunuz anlamına gelir.” (Eckart Tolle)

 

8/4/2009

Kendini, Tanımak ve Arınmak (2. Kısım)

Kendini tanıma aşamalarından birisi de, özellikle belli bir nedene bağlı olmaksızın içsel olarak hissettiğiniz, istediğiniz, olmasını düşlediğiniz hayallerinizin kaynaklarını bulmaktır. Yapmak istediğiniz pek çok şey, sizin bu hayatınızda deneyimlemeniz gereken şeyler olabileceği gibi, üstlendiğiniz görevleriniz de olabilir. Daha önceki yaşamlarınızda bunlar için hazırlanmış da olabilirsiniz. 

 

Bu hayatımda, bilinçli olarak hatırlasam da hatırlamasam da, deneyimlerimin tümü bugünkü beni oluşturuyor. Bugün hayatımda var olan herşeyi gerek bu hayatımda, gerek önceki yaşantılarımda kendim yaratmış ve koymuşum.

 

Ben sahip olduğum her yönüm ile bir bütünüm ve tamım. Bu nedenle her yönümü kabul ediyor ve sevgiyle kucaklıyorum. Değişmesini istediğim yönlerim için farkındalık talep ediyor ve değişimeye niyet ediyorum. Bu değişim her zaman bütünün ve benim en yüksek hayrıma olacak şekilde gerçekleşiyor ve hep pozitif yönde gerçekleşiyor. Çünkü Tanrı, hepimizi çok seviyor.

 

Bir kez birşeyi deneyimleyerek bitirmiş ve hayatımdan atmışsam (örneğin kıskançlık) onun geri gelmesini tetikleyecek bir şey olsa bile özüm bunu red ediyor, bunu yeterince deneyimlemiş olduğumu bana hatırlattığı anda o enerji bir kez daha oluşmuyor. Deneyimlenmemiş, ve deneyimler yolu ile çözümlenmemiş yönler, bu yaşantımın temel deneyimleri olarak önümde uzanıp gidiyorlar. Ama deneyimlenmemiş kimi şeyleri fark edip, kabul ettim, dönüştürmeyi seçiyorum dediğim anda onların da çözülmesini sağlıyorum.

 

Tüm bu kendini tanıma yürüyüşü içerisinde basamak basamak, iç ses dediğim, özümden gelen konuşmaları, uyarıları çok daha net olarak duymaya başlıyorum. Oradan gelen sesin hiç bıkıp usanmadan ne büyük bir sevgi ile bana aktığını, beni sardığını farkediyorum. Herşey sevgi ve büyük bir hoşgörü ile..

 

Benim hatırlamam için hayatıma neler koyduğunu, nedenlerini, deneyimleyerek dönüştürmem gereken hangi yönlerimin olduğunu ve bu deneyimler için bile kaldıramayacağım bir yükü bana yüklemediğini biliyorum.. O hem bir öğretmen, hem koruyan, hem yol gösteren hem sınav yapan..

 

Zaman zaman kendimi yalnız hissettiğimde, o ses bana kendini duyuramamış ise, bir başka kişinin gelip bana tam da duymak istediklerimi veya duymam gerekenleri ne büyük bir açıklık ile dile getirdiğini görüyor ve şaşıyorum. O zaman şükrediyorum, ve diyorum ki, “Tanrı benimle her yol ile konuşuyor”. Ve kendinizi tanıma, bilme yolunda, kendini tam olarak bulmaya doğru ilerlediğinizde, arındıkça, “sevgi” hayatınızda artıyor. Daha önceden yaşamadığınız sevgi boyutlarına açılıyorsunuz.. Herşeyi daha önceden sevmediğiniz kadar çok seviyorsunuz..

 

Kendinize ait tüm parçalarınızı teker teker toplayıp hatırlıyor, tüm o parçalar ile bütünleşerek tamamlanmaya başlıyorsunuz. Bu parçaların hepsi çok güzel görünmeyebilir, ama sizi bütünlemek ve tamamlamak konusunda hepsi mükemmel birer deneyimdir. Hepsi mükemmeldir, ve resmi tamamlamanız için gereklidir.

 

Meher Baba’nın deneyimler ile ilgili olarak sunduğu bilgi şu şekilde:

 

“Eğer ruh izlenimlerin (sanskaraların) bilincindeyse o zaman o ruhun bu izlenimleri mutlaka deneyimlemesi gerekir; ruhun bilinci bu izlenimleri deneyimlemeyi uygun vasıtalar yoluyla yapmalıdır.

İzlenimler var oldukça, izlenimlerin deneyimleri ve izlenimlerin deneyimlemelerinin vasıtaları var olmalıdır.

İzlenimlerin tümü deneyimler yolu ile tüketilmelidir.”

 

Bu açıklamalardan, hala yaşanılan veya gözlemlenilen olaylardan dolayı içsel olarak tepkiler vermeye veya arzular duymaya devam ediyorsak, hala bu izlenimlerin etkisi altındaysak, bunu deneyimleyerek artık o izlenim karşısında nötür kalabilme noktasına gelmemiz gerektiği anlatılıyor. Yani deneyimlenen izlenimler artık bizim için bizi yönlendiren bir dış etkiye sahip olmayacak şekilde tüketilmeliler.

 

Tekamülün her basamağında bir üste çıkabilmek, “izlenimleri deneyimler yolu ile tümü ile tüketerek” oluyor. Yani dinginliğe erişilerek, deneyimler yolu ile tamamlanarak...

 

Zen şöyle der: “Gerçeği arama. Sadece görüşlerine sıkı sıkıya tutunmaktan vazgeç”. Bu ne demektir? Kendinizi zihinle tanımlamaktan vazgeçin demektir. Bunu yaptığınızda, zihnin ötesinde kalan gerçek kimliğiniz zaten kendiliğinden ortaya çıkacaktır. (Eckart Tolle)

 

Özetle, kendini tanıma konusunda şu çalışmaları yapabilirsiniz:

 

  1. Başkalarının davranışları karşısında hissettiklerinizi not edin. Bu konularda arınmanız gerektiğini veya dönüştürmeniz gereken veya hatırlamanız gereken yönleriniz olduğunu kabul ederek işe başlayın.
  2. Başkaları hakkında yargılamada bulunduğunuzu fark ederseniz, o yargılarınızı not edin ve bilinki siz o sunuz. O yönlerinizi görmeyi ve değiştirmeyi seçin.
  3. Başkalarının sizin hakkınızdaki yargılarını dinleyin, ve bilinki o yargılar yapan kişiye ait. Ancak o yargıları objektif olarak izleyin, o yansımayı vermek için nasıl bir hatalı davranış içerisindesiniz ya da Arınmamış olan yönünüz nedir? Bulmayı ve çözmeyi seçin.
  4. Nasıl değişebileceğiniz konusunda destek talep edin. Değiştiremediğimiz yönlerimiz bize en sık gösterilen yansımalardır.
  5. Yapmaktan hoşlandığnız veya yapmayı düşlediklerinizi bir kenara yazın. Sonra bu yönlerinizin nereden kaynaklandığını bulmaya çalışın. Bunların size bir şekilde bildirilmesi için talepde bulunun.
  6. Nelerin sizi en çok mutlu ettiğini sorgulayın. Çocukluğundan beri, yapmayı çok sevdiğiniz, başardığınız, yapmayı hayal ettiğinizde bile içini titreten şey nedir? Çevrenizdekiler tarafından en çok hangi yönünüz fark ediliyordu? En çok hangi konuda engellenildiniz? En çok hangi konuda eleştirildiniz? Yapmaktan asla vazgeçmediğiniz konular neler?
  7. Bu yönleriniz aynı zamanda bu hayatınızda aldığınız görevlerinizin bir parçası da olabilir. Görevlerinizi de görebilmeyi talep edin.
  8. Çevrenizden gelen her tür akışı farkındalıkla görebilmeye çalışın. Rüyalarınız, üzerinde düşündüğünüz konuya ilişkin medya ya da iletişim araçlarından size ulaşanlar, arkadaşlarınızın ya da çevrenizdeki kimi insanların sizlere anlatmaya çalıştıkları, çevrenizde yaşanan olaylar.. Bunlar ve daha başkaları, size iletilen mesajlardır, farketmeyi seçin..
  9. Hiç bir konuya takılıp kalmayın. Sadece bilin, farkındalıkla kabul edin, sonra onu düşüncelerinizden başka konuların gelip size bilgelik öğretmesi için çıkartın.
  10. Sınavlarınızın farkında olun, arındığınız yönlerinizden kalan kırıntılarını da temizlemeyi unutmayın...
  11.  

 

Aldığımız bilgilerin, varlığımızda bilgeliğe dönüşebilmesi ancak arınmak ile mümkün.. Davranışları ile bilgeliğini sergileyen, bilge gibi davranan kişiler, arınmış demektir..

 

Bir insanın arınmışlık düzeyi en güzel sahip olduğu hoşgörüyle, anlayış ile ölçülebilir. Arınmış insan başkalarını yargılamaktan uzak, olayları ve insanları çok geniş bir bakış açısı ile görebilen, hoşgören, olaylar karşısında sukunetini yitirmeyen, her şeyi doğallıkla kabul eden bir yapıdadır. İyi ya da kötü diye ayrımları yapmaktan kaçınır, sevgisi bütüne, herkese ve her şeyedir. Hoşgörüsündeki yükseklik, onun bu sevgiyi bu şekilde eksiksizce ve adilce aktarabilmesini sağlar. Korku ve endişelerden hemen hemen tamamen uzaklaşmıştır. Güzellikleri yaratabileceğini bilir, ve olumsuzlukların da mutlaka bir hayırla geldiği bilincine sahiptir. Bu nedenle başkaları tarafından olumsuz görünen olaylar bile onun için olumsuz değildir. Bu tip olaylar karşısında üzüntülere, öfkelere, hırçınlıklara kapılmak yerine, olaydan görüp anlaması gerekenin ne olduğuna odaklanır, ve ne yaparak bu olayı aşabileceğine, olumluya dönüştürebileceğine bakar.. DÜŞÜNÜR. (Düşünmek arınmaya başlamanın birinci adımdır). Adildir, herkes tarafından güven duyulan bir kişiliktir. Kırmayan ve kırılmayandır..

 

Arınmada bize daima destek olacak ve bizim her zaman içimizde olmasını sağlamamız gereken, bize yol gösteren olarak kabul edeceğimiz tek olgu SEVGİDİR. Attığımız her adımda sevginin var olmasını sağlamak, her anımızda arınmışlık hali ile hareket etmemiz demektir. Burada anlatılmak istenilen sevgi sahiplenme duygusu taşımayan, koşulsuz bir sevgidir.

 

“Sevmek özgür bırakmaktır. Sahiplenmek demek değil.”

 

“Yaradılanı severim yaradandan ötürü.”

 

Bu iki söz, sevginin ayrım yapmayan ve koşul koymayan olduğunu anlatır. Beklentisizdir sevgi. Sadece verilir, karşılık istenilmeden. Gerçek sevgi budur. Aslında siz zaten sevgisiniz, bu nedenle sevgi verilmek için düşünülmez, daima her anınızda sizden yansır, ayrım gözetmeksizin her yere yayılır. Aynı bir güneşin, ayrım gözetmeksizin ışığını herkese ve her yere ulaştırması gibi...

 

Arınabilmenin bir diğer yönü ise ŞARTLANMIŞLIKLARIMIZDAN KURTULMAK, tüm sahiplendiklerimizi bırakmak, onlara karşı sahiplenme içermeyen saf ve karşılıksız bir sevgi besleyebilmek demektir. Bu aynı zamanda kendimizin de özgürleşmesidir, bağımlılıklarımızdan kopmak demektir..

 

Kendimiz arındıkça, özümüze, gerçek varlığımıza ulaşır ondan gelen rehberliği daima duyar ve onunla bir bütün oluruz. Öz sesin rehberliğinin tam olarak duyulabilmesi ÖZGÜRLÜKtür.Özgürlük ÖZ sesin GÜR çıkmasıdır.Gerçek özgürlük, bizi içsel olarak sürekli zihin aracılığı ile yönlendiren egonun, biz arındıkça bizi yönlendiremez hale gelmesi ve yerini öz varlığımızın sesine bırakmasıdır.

Bu ise bizi gerçek İNSAN olabilmeye götürür. Arınabilmek için kendimizi tanımamız gerekir. Arındıkça kendimizi daha çok tanır ve biliriz..(bu ikili birlikte yürürler..)

 

Arınmak için ilk adımı atabilmek, arınmanız gereken yönlerinizin olduğunu kabul etmekle olur. Bu konuda arınmamız gereken yanlarımızı bilmek ve kabul etmek, kendimizi yargılamamız, kendimizi sürekli eleştirmemiz anlamına gelmemeli. Bu yaptığımız en önemli hatadır.

 

Toplumsal ve kültürel olarak sürekli olarak kendimizde hata bulmak ve eleştirmek, hatta daha ileri noktalara kadar götürerek kendi kendimizi cezalandırmak, hatta kendimize kahretmek gibi tutumlar sergilemeye yönlendirilmişizdir. Oysa, başkaları karşısında kendisini sürekli üstün gören bir kişilik egonun hakimiyetinde sayıldığı gibi, sürekli kendisini yeren kişilik de çok yüksek bir egonun ürünüdür. Kendi insani değerini bilemeyen bir bilinç, başkalarının insani değerlerini de göremez, bilemez ve kabul de edemez. Bu toplumsal şartlandırma aslında, toplum egosunun oynadığı büyük bir oyundur ve kişiyi bilinç aşamalarına taşımaktan daha çok, yetersizlik ve değersizlik duygusu ile köreltmeye, sıkıştırmaya ve durdurmaya yöneliktir. Aynı duygunun toplumsal yansımalarını “Türkler adam olmaz” gibi ifadelerde görmekteyiz.

 

Bu yaklaşımın alçak gönüllülük, veya başkalarına saygı duyma ile bir ilgisi yoktur. Bu aslında içten içe beslenen negatif bir kibir olarak tanımlanabilir. Kendinde hata bulan ve sürekli olarak buna odaklanıp, bunu işleyen kişi, aslında kendi öz değerlerinin farkında olamamış, kendi değerini bilemediği için o değerin dışarıdan kendisine gösterilmesini bekleyen, ve bu beklentilerinin karşılığını alamadığı için, kendini yargılayan, bu şekilde tatmin olan egonun esiridir.

 

Arınmamız gereken yönlerimiz olduğunu kabul etmemiz, bu yönlerimiz nedeni ile kendimizi yargılamamız demek değil. Kendimizi tüm yönlerimiz ile kucaklayabilmek, arınmamız gereken yönlerimizi ile ilgili olarak farkındalık talep etmek, ve dönüşümü benimsemek, kabul etmek demek. Dönüşüm yargılarla başarılamaz, kendimizi sevgi ile kabul etmekle başarılır. Talep edilen farkındalık ile, kendini tanımak konusunda önerilenler uygulanabilir, ve dönüştürülmesi gereken yönler bu şekilde fark edilebilir. Dönüştürme noktasında, zaten farkındalık yükseldikçe size destek de gelir.

 

OSHO – Sırlar kitabında yargılama konusunda bakın neler anlatıyor:

 

Bu yargılama alışkanlığını bırakmak gerektiğinin daima farkında olmalısın. Bir yüz görüyorsun ve çoktan onu yargılamışsındır bile… Çirkin, iyi, kötü ya da başka bir şey. Bu yargılama öylesine derinlere kök salar ki hiçbir şeyi yalnızca göremeyiz. Zihin hemen işe karışır. Böylece, görebildiklerimiz yalnızca görüntü olarak kalmaz, yorumlanır. Yorumlama. Yalnızca gör.
Yargılama, bırak zihin rahatça aksın. Irmak nasıl akıyorsa, bırak zihin de rahatça aksın; sen kıyıya oturup izle. Ve bu izleyiş saf olmalıdır…
Herhangi bir yorum olmadan. Eninde sonunda, ırmak aktığı zaman, baskılanmış fikirler hareket ettiği zaman, boşlukların geldiğini göreceksin. Bir düşünce gidecek ve bir başka düşünce gelmeyecek ve bir boşluk olacak… Bir aralık. O aralıkta hiçlik olacak. O aralıkta, sen gerçek yüzünü, orijinal yüzünü ilk kez göreceksin.”

Dilerseniz, şu farkındalık arttırma çalışmasını uygulayabilirsiniz:     

 

Arınmak için, her anınızda, sizi huzursuz eden herhangibir duygu veya düşünce ortaya çıkmaya başladığında bunu fark edip,

 

·        Bu duygu/düşüncemin kaynağı nereden geliyor?

·        Bu duygu/düşüncemi nasıl dönüştürebilirim?

·        Aşmam gereken kendime güvensizliğim, korkularım, öfkem, endişem ... nedir?

·        Hoşgörü ve affetme sınırlanımı nasıl genişletebilirim?

·        Olumlu tavrı şu anda nasıl yaratabilirim?

 

Gibi soruların yanıtlarını bulmaya çalışmalısınız. Önceleri belki yaşadığınız bir olaydan bir süre sonra bu değerlendirmeleri yapmaya başlayabilirsiniz. Zamanla bu değerlendirmeleri hemen daha olay olurken yapabilmeye başladığınızı farkedeceksiniz.

 

Arınmaya nasıl başlayabilirisniz? Öneri: 

  • Önce bir defter açın kendinize. Bu defterin ilk sayfasına kendinizde olduğuna kesin olarak inandığınız olumlu yönlerinizi yazın. (hoşgörü, affedebilme, başarılar vs..) Diğer sayfasına ise olumsuz olan yönlerinizi yazın (endişe, telaşe, sabırsızlık..vs.). (Bunları yazarken sıklıkla hissettiğiniz duygularınızdan yola çıkın..)
  • Sonra her gün akşam kendinizi değerlendirin, o günü baştan sona bir kez daha yaşayın ve günün hangi anlarında hangi duyguyu yaşadığınızı, bu duygunun olumlu mu olumsuz mu olduğunu ayırt ederek. Bunlarıda her gün için bir sayfada olumlular/olumsuzlar diye ayırın. Bunu yapabilmek için gün içerisinde her an yaşadığınız her olay için, duygu ve düşüncelerinizi fark etmeye çalışın, akşam yazmayı unutmamak için zihninize kaydedin. Dilerseniz, sizin için uygunsa, defter hep yanınızda olabilir ve yaşadığınız olayları hemen değerlendirerek kaydedebilirsiniz.
  • Daha sonra bakın bakalım, olumlu diye düşündüğünüz yanlarınızdan kaçını o gün sergileyebilimişsiniz? Buna karşılık kaç olumsuz duygu yaşamışsınız Olumsuzluk yaşadığınız anları düşünün, davranışlarınızı nasıl değiştirebilirdiniz DÜŞÜNÜN!
  • Bunları gözlemlediğiniz anda EYLEME GEÇİN. Her gün, her anınızda içinizden yükselen duygu ve düşüncelerin farkında olun. O anda zihninizin sizi nasıl kontrolü altına aldığını fark edin.. Ve kontrolü siz ele almaya çalışın, duygu ve düşüncelerinizi o anda olumlu düşünce ve duygularla yer değiştirmesini sağlamaya çalışın.

    Eğer bunu hemen o anda başaramıyorsanız, akşam yeniden değerlendirin ve kontrolünüzü en çok hangi anlarda zihninizin oyunlarına bıraktığınızı fark edin. Dönüşüm talep edin...

Bütün bunları yaparken, asla kendinizi baskı altında tutmayın, zorlamayın.. Sadece farkedin ve akışta kalın..
Her anınızda kontrolu elinizde tutabilmek için, zihninize kontrolü bırakmamak için
anda kalın, anı yaşayın.

 

Arındıkça, sayfalarınızdaki olumlu taraf çoğalacak, olumsuz taraf azalacak.. Ve siz her anınızda sevgi olan ve yansıtan, huzur dağıtan, hoşgörülü, içinde kırgınlık, huzursuzluk, endişe, korku, öfke yaşamayan, bu duygu ve düşünceler dışarıdan gelse bile içinizde tutunacak yer bulamayıp sevgiye dönüşerek giden, ince düşünceli, kırmayan ve kırılmayan bir varlık olmaya başlayacaksınız.

 

Arınmak, kendini tanımak ,  kendini bilmek ve kendini bulmak... Basamak basamak, bazen birbirinin içine geçmiş olarak süren, sürekli devam eden, bir yolculuk.

 

Bu yolculukta yapmamız gereken, Mevlana’nın dediği gibi, sadece, “içimizdeki hazineyi aramak”.. 

 

Mümkün mü bu, olsun ruhumuz ilgisiz?

Sen bende ve ben sende doğar, gizleniriz.

Sen ben deyişim anlatabilmek için,

Sen ben aramızda yok ki gerçekte biliriz.

 

Her ne istiyorsan kendinde ara!

Senin canının içinde bir can var, o canı ara!

Senin dağının içinde bir hazine var, o hazineyi ara!

Eğer yürüyen dervişi arıyorsan;

Onu senden dışarda değil,

Kendi nefsinde ara!

                                Mevlana

      

Yüreğinizin ışığı, hayatınızı sevgi ile aydınlatsın..

Füsun Yürüten

Ocak 2009

 

Kaynaklar ve esinlenmeler:

 

-“Yarının Tanrısı” Neale Walsh

-“Varolmanın Gücü” Eckart Tolle

-“Tarı Konuşur” Meher Baba

- Raja Yoga Eğitimi Notları- Yogesh Sharda

- “Ferrarisini Satan Bilge” Robin S. Sharma

- “SIR” - OSHO

 

 

7/3/2009

Emmanuella'nın Kitabı-1

“Tanrısallığınızı tanımayı insanlığınızın içinde öğreneceksiniz” (s.18)

 

“Ruhta olmayan hiçbir sey, insanlık deneyiminde yoktur” (s.18)

 

“Hayat deneyimleri, ruhun öğrenmek istediklerinin dış sembolleridir.

Her ruh, o ruhun içsel ışığa karşı  şuurlu olarak direnişi olan,

Fiziksel olarak sembolleşmiş bir gerçekliğe girer.

İnsan hayatımızı yaşarken ona,

Hem özlemin dış tezahürü hemde özlemin inkarı olarak bakın.

Bedenlenen her ruh beraberinde olumsuzluk taşır, yoksa hiç doğmazdı”. (s.20)

 

“Yeniden dünyaya gelmeye karar verdiğiniz andan, ruhun yeter diyip ayrılmayı tercih edeceği ana kadar hepiniz, kendinizden sorumlu olduğunuz bir yoldasınız” (s.21)

 

“Her biriniz ‘Yaratacağım’ diyen Tanrı’nın bir parçasısınız.

Tanrı’nın parçası olarak varoluşunuzun hangi noktasında insanolmaya karar verdiğinizi hatırlamak pek mümkün değildir.” (s.21)

 

“Kendini bilmek Tanrı’yı bilmektir.

Tanrısallık, insan olmanın üzerine oturtulamaz.

O insanlıktır.

Ayrılık yoktur.

Kendinizi bilirseniz Tanrı’yı bilirsiniz” (s.21)

 

“Yapısal özünüz Tanrı enerjisi,

O da yaratım olduğundan

Siz de yatatırsınız.

 

Yaratıcı sizsiniz.

Yaratım sizsiziniz” (s.22)

 

 

“Emmanuel’in Kitabi”(Pat Rodegast araciligi ile seslenen Emmanuel adli varligin sorulan sorulara verdigi yanitlardan olusan bir kitap)

Emmanuel’in anlamı ise sizi şaşırtacak: “Tanri Bizimle” demek...

 

“İşte, kız gebe kalıp bir oğul doğuracak; adını Emanuel (Tanrı bizimle) koyacak.’ (Kutsal Kitap, Yeşaya 7:14).”

 

“Emanuel, Tanrı bizimle. O üzgün olanlarla birlikte olmak için, üzüntümüzde yanımızda bulunmak için yeryüzüne indi.”
 
Fusun Yuruten
7.3.2009

17/2/2009

BULUNDUĞUMUZ DÖNEME İLİŞKİN

Merhabalar...

 

Bulundugumuz donem ile ilgili olarak birkac noktaya dikkatinizi cekmek istiyorum:

 

Su ana kadar bir cok bilgi aldik ve bu bilgileri  uygulayarak, arinarak hayatimiza gecirmeye calistik. Okudugumuz mesajlarin cogunda ise bir gecis donemi vurgusu vardi.. Buna icimizde inananlar oldugu kadar, inanmayanlar da olabilir, farkindayim.. Ancak gecis donemini farkli bir insanlik bilinci ile yasanacak bir yeni dunya duzeni, yeni bir enerji ve bilinc duzlemi olarak anlatmaya calisirsak gecilecek yerin ne oldugu daha rahat anlasilacaktir. Gecilecek yer gene bu dunyadadir, dunyanin kendisinde ortaya cikacaktir. Gecisin cok ozel kozmik olaylarla olmasi gerekmedigini, ya da bizim bunlarin cok farkinda olmamiz gerekmedigini, ama yeni bilinc duzeyi ve insanlik anlayisina ayak uyduramayacak olanlarin bu yeni duzen icerisinde varliklarini koruyamayacaklarini soylemek belki olaya verilecek kabulleri arttiracaktir. 

 

Soyle bir bakacak olursak, dunyada birseyler gercekten degismek zorunda. Degismedigi surece uzaylilara veya baskalarina gerek yok, yasadigimiz dunyayi bizler yok etmek uzereyiz..  

 

Su ana kadar bize anlatilmaya, ogretilmeye calisilan:

1. yargilamayin,

2. Olumlu dusunun

3. dusuncelerinizle kendi geleceginizi yaratin,

4. sevin,

5. ofke, endise, korkulardan arinin... vs...

 

Bunlar icin ne yaptik? Bir sekilde bunlari uygulayabilmek, hayatimiza aktarabilmek adina dusunduk, okuduk, enerji vs. calismalri yaptik...Simdi artik cok onemli bir noktaya geldik..

 

Bu nokta, son 2 aydir gelen bir cok mesajlarda belirtildigi gibi bir secim noktasi.. Bizler enerjisel olarak yeni duzeni kaldirabilecek miyiz? Yoksa hala eski enerji ve dunya duzeni kosullarinda bogusmaya, icsel-dissal savas vermeye devam mi ediyoruz? Yani secimimizi bir turlu "kosulsuz ve butunluk bilincli bir sevgi" konusunda tam olarak gerceklestiremedik mi? Bu secimlerin tamamlanmasi icin kaynaklar 2 ay gibi bir sureden bahsediyor. Bu 2 ayin sonunda ani birseyler mi olacak? Hic sanmiyorum. Ama verilen bu sure sanki ikmale kaldigimiz kisimlarimiz tamamlamak uzere verilmis gibi bir his yaratiyor.. Elbette telafi her zaman var ve mumkun. Ama belki bu surenin ardindan bu telafilerin sartlari cok daha guc olabilir. Su anda insanlik inanilmaz yogun destekleniyor, bunun farkinda olalim... 

 

Ancak bu olcum adina cok agir deneniyoruz.. Ozellikle secimini tam olarak yogun bir enerji ile yapamamis olanlar .. Denenme olabilecek en yuksek olumsuzlugun yasatilarak secimi yaparken enerjimizi ne kadar ayakta tutabildigimiz calismasi.. Yani enerjimizi yuksek tutamama noktasina cekilmeye calisiyoruz. Kim icin en onemli olan ne ise onunla deneniyoruz.. Isi onemli olan isi ile, esi onemli olan esi ile, ailesi onemli olan ailesi ile, parasi onemli olan para ile, hatta Tanrisi onemli olan Tanrisi ile deneniyor.. Sinavin inanilmaz yogun ve incelmis oldugu bir donemden geciyoruz..  

 

Bu surecde  LUTFEN su bilinc duzeyine gelmeye calisin!!!  Artik yargilamamanin da otesinde, olaylari seyirci kalarak izlemeninde otesinde, izlemeye bile gerek kalmadigi bilincinin yerlesmesi. Yargiladigimizda inanilmaz derecede enerjimizi katiyoruz(kendimizden kaybediyoruz). Ama izleyici oldugumuz zaman bile, icsel olarak yargilar olusmaya basliyor, gene bile dualitik duzlemden bakiyor ve enerjimizi gene o olaya aktariyoruz. Oysa artik dualite eski enerjide kaldi. Yeni duzende dualiteyi bu kadar agir yasamayacagiz. Dualitenin olma nedeni bizim tekamul edebilmemiz icin ozellikle bizlere aci-huzun veren dersler sunmasiydi. Hep iyi-kotu, olumlu-olumsuz, gibi ikilemlerle bizim kendi kendimize bir takim deneyimleri biriktirmemiz ve gelismemiz istendi. Bu gectigimiz donemin enerjisi ve plani idi ve bu uygulandi. Ama artik bu degisiyor, degisecek.

 

Bizler artik ne kendimizi ne de cevremizdekileri "dualitik ortamin var olan araclari ile manipule edemeyecegiz, etmememiz gerekiyor". Bu cok onemli..Plan bunu gerektiyor.. 

"OLan herseyin aslinda sadece bir oyun oldugunu, ve daha yukaridan izledigim zaman artik, o oyunun benim icin bitmis oldugunu hissetmem " gerekli.. Oyunun icinde olmadigim gibi, oyunun seyircisi durumunda bile olmamaliyim..(Zor bir durum.. Hepimiz icinde yasiyoruz ve deneniyoruz. Ama kendimizi buna hazirlamamiz gerekli)
 "Dualite benim icin bitmistir. Ondan alacagim hic bir ders artik benim icin yok ve gecerli degildir" Secimim dualitenin olmadigi yeni bir enerji boyutunda varolmayi secmek ve belkide yeni BENi yeniden yaratmak.
  
"Ben simdi yeni bir varolus, yeni bir enerji duzleminde varim. Ve bagimliliklarimin tumunden (sevdiklerimize olan endiselerimiz bile su anda bir bagimlilik!!! Bu beden ve bu duzlem bir elbise gibi cikarilip atilacak, su veya bu sekilde.. Bunun dramatik bir hal oldugunu dusunmek bile bir illuzyon!!! Bir bagimlilik...) ozgurlesiyor ve BEN oluyorum.. Kendimi seviyorum, ben degerliyim ve yeni varolus duzleminde kendimi yaratiyorum. Sevdiklerimle olan bagimi bile birakmaliyim ki, onlara ozgurluklerini verebileyim. Hepimiz tam ozgur oldugumuzda kendi enerjimizi yayabilecegiz. (Zihninizden altin bir makas ile tanidiginiz kim var kim yoksa, ailemizden baslayarak hepsi ile aramizda oldugunu duslediginiz kablolari, ipleri sevgiyle kesin.. Ozgurluk dileyin, hem kendiniz hem digeri icin) "
 
"Aci veren veya sevic veren tum illuzyon, dualite ortaminin artik bana katacagi hic bir sey kalmadi.. Yeni planda, bu artik yok, ben de yeni planin parcasi, kurucusuyum..."
 
Bu bilinc duzeyine sicradigimizda dualitenin bizi cekmek uzere surdurgu oyun son buluyor.. Cunku o oyunun orada olmasinin nedeni


1. Bizi hala dualite dersleri ile gelistirmeye ve guclendirmeye calismasi
2. Liyakat sinavini gecip gecemeyecegmizi gozlemlemek istemesi.. Liyaket kendimize olan, kendi varolusumuzun degerine olan guvenimiz. Kendi ayaklarimizin uzerinde guven, sevgi, huzur ile desteksiz durabiliyor olmamiz.
 
En zor kosullarda bile kendimize sevgi ve inancimiz saglam kalirsa, Tanrisal yonumuz ne kadar farkindalikla ayakta kalirsa, suruklenmez isek, herseyin aslinda sadece SEVGI olduguna, yasanan olumsuzluklarin onu ortmeye calsian bir perde oldugunun farkindaligi ile hareket edersek, oyunun farkina varip, bu oyunun artik kendimiz icin bittigi bilincini yasarsak o oyunda bitiyor...Sikintilari bitirmenin tek yolu su anda bu!!!!!
 
 
Lutfen bu bilinc duzeyine varabilmek icin, birbirimize destek olalim.. Cunku kendi sinavlarimizda cokuntu icindeyiz.. Digerimizinkini ise daha rahat gorebiliyoruz..Birbirimizin elinde tutmamiz bu donemde su onumuzdeki birkac aylik surede cok daha onemli..Hani 100 maymun hikayesini hatirlayin, simdi bizler olabildigince cogumuz o bilinc duzeyini yakalar, o enerji frekansinda salinmaya baslarsak, cevremizde de o kadar cok kisiyi o frekansa cekme ve gecisin olabildigince yuksek olabilmesini saglayabilme gucune sahibiz. Bunun icin ha gayret sevgili canlar.. Ha gayret... Az kaldi.. 

 

Hissettiklerimi sizinle paylastim..

Her sey guzel olsun.. 

14.2.2009

Yuregimizin isigi hayatimizi sevgiyle aydinlatsin... 

 

Fusun Yuruten  
 

 

21/11/2008

Özgür İradeyi Seçmek - II

Bu noktada, peki ama bu özgür iradeyi seçebilmek için ne yapmamız gerekli sorusu ortaya çıkacaktır.

 

  1. Arının.
  2. Kendinizi çok iyi tanıyın ve kendinizi bulun.
  3. Kendi değerleriniz neler? Hangi değerleri yaşamak ve deneyimlemek için dünyadasınız? Kendinizle hangi anlaşmaları yaparak dünyaya geldiniz? Keşfedin ve bunları bulmaya çalışın.
  4. Kendi değerlerinizi daima toplumsal değerlerin önüne koyun. Toplumsal kurallar ve değerler çoğunlukla dualitenin size bir oyunudur. Bunları farkedin.
  5. Özgür olabilmek için öz sesinizi duymaya çalışın. Onu deneyimlemek için meditasyon çalışmaları ile farkındalığınızı yükseltin.
  6. Önyargılardan, yargılardan, korkularınızdan, sınırlarınızdan, koşullanmışlıklarınızdan sıyrılın.
  7. Affedin, hoşgörün, sevgiyi sonsuz boyutlarda yaratın ve deneyimleyin.
  8. Yarattığınız her bir damlanın değerleriniz ile uyumlu olmasına özen gösterin.

 

Bu listeyi uzatabiliriz. Aslına bakarsanız, bundan sonraki konuşmalarımızın her birisi, özgür olabilmek için pek çok farklı noktaya sizlerin dikkatini çekecek konular içeriyor olacak. Özellikle sorular oluştuğunu düşündüğüm toplumsal kurallar konusunda bir kaç şey söyleyeceğim..

 

Toplumsal kurallar bazan, bir kaplumbağanın kelebeğe “yarınını düşün ve korunmak için bir yuvan olsun onu sırtında taşı” demesi gibidir. Oysa kelebek tırtıl olup sürüngenliği yaşadıktan sonra geçirdiği büyük evrim ile özgürlüğü kanatlarında ve çiçeklerin yapraklarında yaşarken, bir günlük ömrünü bir yuva içerisinde geçirmeyi istemez. Üstelik bir koza içerisinde kıvrılıp günlerce hareketsiz yaşamayı da deneyimlemiş olan kelebek, kısa olan hayatında bambaşka bir özgürlüğü deneyimlemektedir. Kaplumbağa için yuvasına kaçıp güven içinde kalmak özgürlük iken, bu kelebek için anlamsızdır.

 

Toplumda kelebekler, kaplumbağalar, tırtıllar, kuşlar, panterler, karıncalar, cırcır böcekleri, yunuslar.. aklınıza gelebilecek her çeşitlilikte yaşam deneyimleri varken, her bireyin tek bir kalıp halinde tanımlanmış toplumsal kurallara aynı şekilde uymasının beklenmesi tam olarak özgürlük kısıtlayıcı bir durumdur. Kendi değerlerini yaşayamayan ve yansıtamayan birey, özgürlüğü yaşama ve özgür iradeyi kullanma noktasında sınırlanmış olur. Bu nedenle toplumsal kuralların değerlerinizi farkedememenize ve yaşamanıza engel olmasına izin vermeyin. Bu başkalarına zarar vermek anlamını taşımamalı, ancak, beklentiler dışında seçim yapma noktasında çekingen davranmamak şeklinde anlaşılmalıdır. 

 

Bir de en son ifade etmeye çalıştığım yaratığınız her bir damlanın değerleriniz ile uyumlu olması konusunda bir kaç şey söylemek istiyorum. 

 

Her şey tek bir damla ile başlıyor..

 

Yürekde yaratılan tek bir damlacık sevgi, öfke, korku, huzur…. Tıpkı içinde elmaya ve elma ağacına ait tüm sırları saklayan bir zerrecik olan elma çekirdeğinin uygun ortam bulduğunda büyüyüp yeşerip, sonunda tekrar elmalar vermesi gibi, o damlacık da uygun ortamı bulduğunda büyüyor ve okyanusa dönüşüyor.. Sevgi ise sevgi okyanusu, öfke ise öfke okyanusu..

 

Ve bu okyanus öylesi yayılıyor ki, aslında benden ayrı olmayan tüm dünyayı da etkiliyor, dünyaya yayılıyor.. Tek bir damla tüm dünyayı etkiliyor. Ben fark etmesemde bu böyle. Tıpkı bir kelebek etkisi gibi.. Yürekde yaratılan tek bir damla, özünde ne taşıyorsa, tüm dünyayı onun ile etkiliyor..

 

Bizim “gerçek yaratıcılığımız” bence en basiti ile bu.. Yüreğimizde yarattığımız sadece tek bir damla .. Ve o damlanın tüm dünyayı kendince bir yolla etkileyişi.. Büyümesi benim o yaratım sırasındaki enerjime bağlı, daha sonrasında kendisi için bulabildiği uygun ortamlara..

 

Yüreği hepten sevgi olmuş bir varlıkta, öfkenin besleneceği hiç bir ortam/enerji yok.. Yüreğinde sevgiyi hiç yeşertemeyen birisi için de sevgi damlasını taşıyabilecek güç yok..

 

Ben ne kadar dengede isem, hep aynı tip damlalar yaratıyorum ve yarattıklarımın etkisi katlanarak artıyor. Ve ben dengede isem, benim yarattığım damlalarla uyum içinde olmayan diğerlerini besleyecek enerji de üretmiyorum. Dolayısı ile onlar beni etkileyemedikleri gibi, benden beslenerek büyüme şansları da olmuyor.. 

 

Seçimim yüreğimin ışığının dengede ve huzurlu olarak hep sevgiyi yaratması… Dengede kalmak ve dünyanın ihtiyaç duyduğu enerjileri taşıyacak damlaları yaratabilmek..  

 

Bakın Kryon bu etkileşimi nasıl anlatıyor: Bir bardak saf su hayal edin… milyonlarca molekül içerir. Çok küçük bir damla yoğun bir tatlandırıcının bardağın içine damladığını düşünün. Tatlı bir suyunuzun olması pek fazla zaman almaz! Bu tıpkı karanlıkta küçük bir ışık yaktığınızda olanla aynı şeydir. Çünkü karanlık, çok geniş bir alanda dahi, bir ışık yakıldığında artık var olamaz. Şöyle diyebilirsiniz, milyonlarca karanlığınız olabilir, ancak tek bir ışık ile, ortamı ışık ile tatlandırdınız.

 

Bir süre önce bir mail geçti elime. İlk okuduğumda üzerinde çok da durmamıştım. Ama sonra arkadasim Özlem dikkatimi tekrar o maile çekti. Ve tekrar okuduğumda aslında ne büyük bir hazinenin o satırlar arasında yattığını fark ettim.

 

Bu konuşmam boyunca anlatmaya çalıştığım özgür olabilmek konusu, aslında her birimize sorumluluklar da yüklemekte. Öyle ki, bir birey olarak duygu, düşünce ve davranışlarımızın sorumluluğunu almamız gerekir. Yüreğimizde yarattığımız her bir damlanın sorumluluğunu almamız gerekir. 

 

Şimdi sizlere anlatacağım konu, sorumluluğu çok daha yüksek bir boyuta taşıyor. Diyor ki: “dışımızda bizden başka bir şey yok.. İçimizde olan her ne ise dışımızda da o var. Bu durumda, sadece kendi duygu, düşünce ve davranışlarımızdan değil, çevremizdeki herkesin, yaşadığımız ortamda bulunan herşeyin duygu, düşünce, davranış ve oluşlarından da biz sorumluyuz. Çünkü olan her ne varsa benim içimde olduğu için orada oluyor.. 

 

Çevremde bulunan insanların düşündükleri ve yaptıkları kadar, yaşadığım ortamdan başlamak üzere tüm dünyada ve hatta evrenlerde olan herşey, ekonomik sıkıntılar, kuraklıklar, seller, depremler her şey benim sorumluluğumda...”

Bakın bunu nasıl anlatıyor:

 

 

 

 

 

 

 

Dünyanın En Alışılmadık Terapisti

 

Joe Vitale

www.mrfire.com

 

Çeviren: Onur Sargın

 

2 yıl önce, Hawaii'de, bir koğuş dolusu akıl hastası suçluyu onları hiç görmeden tedavi eden bir terapist olduğunu duymuştum. Terapist, hastaların dosyalarını incelemiş ve sonrasında kendisinin bu kişilerin hastalıklarını nasıl yarattığını görmek için kendi içine bakmış. Kendisi geliştikçe, hastalar da gelişme göstermiş.

 

Bu hikayeyi ilk duyduğumda bunun bir şehir efsanesi olduğunu düşünmüştüm. Biri, kendini iyileştirerek başkalarını nasıl iyileştirebilirdi ki? Bu kişi bilge bir kişi olsa bile akıl hastası suçluları nasıl iyileştirebilirdi?

 

Anlamamıştım. Mantıksızdı. Ve hikâyeyi unutup gittim.

 

Ta ki hikayeyi bir yol sonra yeniden duyana kadar. Terapistin ho'oponopono adında bir Hawaii iyileştirme yöntemi kullandığını duydum. Daha önce bu yöntemi duymamıştım. Hikayeyi yeniden unutup gitmek istemiyordum. Eğer hikaye tümüyle doğruysa, hakkında daha fazla şey öğrenmeliydim.

 

Şu ana kadar "sorumluluk" kelimesinin anlamını, yaptıklarımdan ve düşündüklerimden sorumlu olduğum şeklinde anlardım. Daha ötesinden değil. Ve çoğu insanın da böyle düşündüğünü sanıyorum. Biz yaptıklarımızdan sorumluyuz, başkalarının yaptıklarından değil. Birçok akıl hastasını iyileştiren Hawaiili terapist bana sorumluluğun ne demek olduğu konusunda yeni bir bakış açısı kazandırdı.

 

Adı Dr. Ihaleakala Hew Len. İlk telefon görüşmemiz yaklaşık bir saat sürdü. Ona hikayenin tamamını bana anlatıp anlatamayacağını sordum. Hawaii Eyalet Hastanesi'nde dört sene boyunca çalıştığını söyledi. Akıl hastası suçluların bulunduğu koğuş oldukça tehlikeliymiş. Terapistler bir ay içinde istifa ediyorlarmış. Hastane personeli sıkça hastalık izni alıyormuş ya da istifa ediyormuş. Hastalar tarafından saldırıya uğrama korkusundan dolayı, koğuşta sırtlarını duvara çevirerek yürüyorlarmış. Kısacası burası yaşamak, çalışmak ya da ziyaret etmek için hoş bir yer değilmiş.

 

Dr. Len bana hastaları hiç görmediğini anlattı. Ofisinde oturup hastaların dosyalarını incelemiş. Hastaların dosyalarına bakarken kendi üzerinde çalışmış. Ve kendi üzerinde çalıştıkça hastalar iyileşmeye başlamış.

 

"Birkaç ay sonra, daha önceden ellerli kelepçeli dolaşan hastalara serbestçe dolaşmaları için izin verilmeye başlandı," dedi bana. "Ağır ilaç tedavilerine maruz kalan hastalar ilaç tedavilerini bıraktılar. Serbest bırakılmaları konusunda hiç ihtimal olmayanlar serbest kaldı."

 

Şaşkınlık içindeydim.

 

"Sadece bu kadar değil," diye devam etti. "Ve personel işe gelmekten hoşlanmaya başladı. İşe gelmeme ve sıkça olan işten ayrılmalar bitti. Personel ihtiyaçtan daha fazla sayıda olmaya başladı, çünkü hastalar serbest bırakılıyordu. Personelin yapacak bir işi kalmamıştı. Bugün, bu koğuş kapalı."

 

Ve işte en önemli soru: "Bu insanların değişimine sebep olacak ne yaptın?"

 

"Onları yaratan kendi parçamı iyileştirdim sadece," dedi.

 

Anlamadım.

 

Dr. Len hayatından sorumlu olmanın, hayatındaki her şeyden sorumlu olmak olduğunu söyledi –aslında basit, çünkü her şey senin hayatında oluyor. Tam manasıyla, tüm dünya senin yaratımın.

 

Hmmm. Kolay sindirilebilir bir şey değil. Söylediklerinden ve yaptıklarından sorumlu olmakla, hayatındaki tüm insanların söylediklerinden ve yaptıklarından sorumlu olmak farklıdır. Gerçek şu ki, eğer hayatının sorumluluğunu alıyorsan hayatında gördüğün, işittiğin, tattığın, dokunduğun ya da herhangi bir şekilde deneyimlediğin her şey senin sorumluluğun altındadır. Çünkü hepsi senin hayatında olmaktadır.

 

Terör eylemleri, ülke yöneticileri, ülkenin mali durumu ve hoşuna gitmeyen diğer şeyler, hepsi şifalanmak üzere sana geliyor. Onlar aslında yoklar. Onlar sadece iç dünyanın birer yansıması. Sorun onlarda değil, sende. Onları değiştirmek istiyorsan, kendini değiştirmelisin.

 

Bunu kabul etmeyi ve hayata geçirmeyi bir kenara bırak, kavramak bile kolay değil; biliyorum. Suçlamak sorumluluk almaktan kolaydır. Fakat Dr. Len'le konuştukça onun kendisini nasıl iyileştirdiğini ve ho'opnopono yönteminin kendini sevmek anlamına geldiğini kavramaya başladım. Hayatının gelişmesini istiyorsan, onu iyileştirmelisin. Eğer birini iyileştirmek istiyorsan -akıl hastası bir suçlu bile olabilir bu- bunu ancak kendini iyileştirerek yapabilirsin.

 

Dr. Len'e kendisini nasıl iyileştirdiğini sordum. Hastaların dosyalarına bakarken ne yapmıştı?

 

"Sadece, tekrar ve tekrar 'özür dilerim' ve 'seni seviyorum' dedim," dedi.

 

Bu kadar mı?

 

Bu kadar.

 

Sonuç olarak, kendini sevmek kendini geliştirmenin en önemli yoludur ve kendini geliştirdikçe dünyan gelişir. Bu konu hakkında bir örnek vermeme izin verin: Bir gün biri bana beni üzen bir e-posta gönderdi. Eskiden olsa, bu konu üzerindeki çalışmamı, zayıf duygusal noktalarımı araştırarak ya da hoş olmayan bu e-postayı gönderen kişinin bunu neden yapmış olabileceğini bulmaya çalışarak yapardım. Bu sefer, Dr. Len'in yöntemini kullanmaya karar verdim. İçimden "Özür dilerim" ve "Seni seviyorum," dedim. Bu dediklerimi özellikle bir kişiye yönelik söylemedim. Sadece, dış koşulları yaratan içimdeki parçamı iyileştirmesi için, sevginin ruhunu yardıma çağırdım.

 

Bir saat sonra aynı kişiden bir e-posta daha aldım. Önceki e-posta için özür diliyordu. Bu özür için herhangi özel bir eylemde bulunmamıştım. Ona herhangi bir şey yazmamıştım. "Seni seviyorum" diyerek içimdeki, o kişiyi yaratan parçamı iyileştirmiştim.

 

Daha sonra Dr. Len tarafından düzenlenen bir ho'oponopono workshopuna katıldım. 70 yaşında, saygıdeğer yaşlıca bir şaman. Ve bir münzevi gibi. Çekim Yasası Sırrı adlı kitabımla ilgili güzel şeyler söyledi. Kendimi geliştirirsem, kitaplarımın titreşiminin artacağını ve okuyucuların bunu hissedeceklerini söyledi. Kısacası, kendimi geliştirirsem okuyucularım da gelişecekti.

 

"Şu anda piyasada, dış dünyada olan kitaplar hakkında ne dersin?" diye sordum.

 

"Onlar orada değiller,"dedi. Bilgeliği aklımı karıştırmıştı. "Onlar hala içinde."

 

Dış dünya diye bir şey yok.

 

Bu gelişkin tekniği hak ettiği derinlikte anlatabilmek için bir kitap yazmak gerekir ama kısaca şunu söyleyebiliriz. Hayatındaki herhangi bir şeyi değiştirmek istediğinde bakacağın tek bir yer var: kendi için.

 

"İçine baktığında, bunu sevgiyle yap."

 

Özgür olmak,

Sadece kendimin değil,

Tüm varoluşun

Özgür olması demek.

 

 

Bunu sağlayacak olan ise gene benim..

 

Ben içimde olan olumsuzlukları ayıkladıkça ve iyileştirdikçe,

dışımda olan (yaratımımda ki) tüm varoluş kendi değerlerini yaşamaya ve yansıtmaya başlayacak.

 

 

 

Unutmayın, hayatı kendi değerlerinize göre yaşamazsanız, başkalarının beklentilerine göre, veya egonuzun sizi yönetmesine göre yaşarsınız.

 

O hayata da “benim hayatım

 diyemezsiniz.

 

Özgür bir şekilde dilediğim bir hayatı yaşayabildim, tüm yaşadıklarımı bilinçli olarak kendim seçtim diyemezsiniz. Yaşamak bir deneyim sürecidir. Özgür iradenizi kullanarak, özgür yaşayın ve kendi deneyiminizi bir sanat eseri inceliğinde gerçekleştirin.

 

Kısacası, kurban rolünü oynamayı bırakın,

Bilinçsizce, farkında olmaksızın yaptığınız seçimler ile yarattıklarınızın, hayatınızı dilediğiniz şekilde yaşamanızı engellemesine dur diyin,

ÖZGÜR olun,

ÖZGÜR İRADENİZİ SEÇİN...

 

 

 

Yüreğinizin ışığı hayanızı sevgi ile aydınlatsın..

 

Füsun Yürüten

21/11/2008

Özgür İradeyi Seçmek-I

 

ÖZGÜR İRADEYİ SEÇMEK

 

Ansiklopedik tanıma göre özgür irade, kişinin eylemlerini, arzu, niyet ve amaçlarına göre kontrol altında tutabilme ve belirleme gücüdür. Kişinin belli eylem ya da eylemleri gerçekleştirmede sergilediği kararlılık; belli bir durum karşısın­da, gerçekleştirilecek olan eylemi, herhangi bir dış zorlama ya da zorunluluk olmaksı­zın, kararlaştırma ve uygulama gücü; eyle­me neden olan eylemi başlatabilen yetidir.

 

Ama bakın Nehru özgür iradeyi nasıl tanımlamış…

 

'Hayat iskambil oyununa benzer. Elinize gelen kartlar gerçekliği temsil eder.

O kartlarla oyunu nasıl oynadığınız ise özgür iradenizi...'

 

Bir soru ile başlayalım, özgür olmak ile, özgür iradeyi kullanabilmek farklı mıdır, değil midir?  İlk bakışta, herkesin özgür iradeye sahip olduğu ve özgür olduğu düşünülecektir.

 

Oysa, özgür irade tanımını, iradeyi özgürce kullanabilmek, hiç bir dış ve iç etki altında kalmadan özgürce kullanmak olarak yaptığımızda, Özgür olabilmek için (özgür iradeye sahibim diyebilmek için) gerçekten özgür iradeyi kullanabilmek gerektiği de ortaya çıkar.

Yani burada sahip olabilmek için gerçekten kullanabilmek gereklidir.

 

Hiç düşündünüz mü:

 

Özgür müsünüz?

 

ya da

 

İrademizi özgürce kullanabiliyor muyuz?

 

Düşüncelerimiz ve davranışlarımız bize mi ait, yani bizim değerlerimizi mi yansıtıyor?

 

Çoğumuz bu sorulara evet özgürüm, düşünebiliyorum, değerlerimi biliyorum, istediğimi yapıyorum diye yanıt vereceğiz. Gerçekten öyle mi? Özgürlüğümüz sadece bizim dışımızdaki etmenlere bağlı bir tanımlama mı?

 

İşte bugün, bu ayrıntıya bakarak gerçek özgür iradeyi nasıl yaşayabileceğimizi bulmaya çalışacağız.    

 

İnsanlar genellikle yaşadıklarını gözlemleyerek, yaşadıkları güzellikler ve zorluklar karşısında çeşitli yorumlar yapar, yargılamalarda bulunurlar. Ve bu yargılarını yaparlarken, genellikle tüm yaşadıklarını kendilerinden yukarıda olan ya da aşağıda olan, dışlarındaki bir şeye bağlama eğilimindedirler.

 

Ya da, iyi ve güzel olanları abartılı bir şekilde kendi başarıları olarak görürken, olumsuz olanları kendi dışlarında bir şeye bağlarlar.

 

Örneğin pek çok insan şu yorumları ortaya koyar:

 

Harika ve güzel bir şey olursa: “Bu Tanrı’dan geldi. Ben tek başıma yapamazdım. Allaha hamdolsun-şükürler olsun…”  è Sorumluluk Tanrı’dadır…

 

Kötü bir şey olursa: “Bu işe şeytan karıştı. Benimde gözümü karartıp bu yanlışı yapmama neden oldu..”  è Sorumluluk kesinlike şeytandadır..

 

Soruyorum, “Hiç mi kendi sorumluluğumuz yok?”  Yaşadığımız herşeyden sorumlu olan bir Tanrı veya şeytan varsa, biz ne diye yaşıyoruz ki? Hiç bir sorumluluğumuz yoksa dünyada ne işimiz var?(Kryon)

 

Burada sorumluluğu yıktığımız şeytan, bizi kandıracağı bize daha önceden bildirilmiş bir varlık.  Siz şimdi, sizi onun yönetmesine, sizin işlerinize karışıp sizi ele geçirmesine izin mi veriyorsunuz? Onun karşısında hiç bir gücünüzün olmadığı anlamına gelmiyor mu sorumluluğu ona yıkmanız?

 

Kaldı ki, Tanrı ve şeytanı karşı karşıya koymak bile başlı başına bir yanılgı ve düalitik bir bakış açısıdır. Aslında dünyada, evrenlerde, galaksilerde, kürzde, gürzde…, yani kozmik alemde neye bakarsanız bakın hepsi Tanrı’nın yarattıklarıdır, hepsi Tanrısaldır. Bu bakış açısı ile en yukarıdan herşeyi izlemeye çalıştığınızda, aslında şeytanında Tanrı’nın yarattıklarından bir parça olduğunu ve Tanrı’nın karşısında olamayacağını görebilirsiniz. Sakın Tanrı bu düalitenin yaratılması ve oyunun bu kadar gerçekçi olabilmesi için şeytanı yaratarak bu görevi ona vermiş olmasın? Ya da belki daha derin anlayışlar içine girmemiz de gerekebilir, Tanrı ve şeytan nedir? Asırlardır bize tanımlananlar, verilen bilgiler onları anlamamız için bize yetti mi?

 

İşin bu kısmını bir tarafa bırakalım. Aslında içinden şu anda “hayır, ben olan bitenleri Tanrı’ya ya da şeytana bağlamıyorum” diye geçirenler de olduğunu biliyorum. Birçoğumuz gerçekten sorumlulukları onlara atmayız. Buna karşılık, pek çoğumuz için;

  • amirimiz bizim değerimizi bilemiyordur,
  • eşimiz ya da sevgilimiz bizi anlamıyordur,
  • öğretmen notumuzu kırmıştır,
  • çocuklarımız bizi tüketiyordur,
  • başarabilmemiz için şans yüzümüze gülmemiştir,
  • günlük koşturmacalar o kadar çok zamanımızı alıyordur ki, yapmak istediklerimizi gerçekleştirmeye zamanımız kalmamıştır,

kısacası bizim dışımızda olan pek çok şey bizim yaşantımızı tümü ile etkilemekte ve bizim hayatı istediğimiz şekilde yaşamamıza engel olmaktadır.

 

Bazı konularda karar verirken sadece kendimizi değil, başkalarını düşünerek, örneğin anne babamızı mutlu etmek için kararlar almışızdır. Başarılı olup olmamamız bizim dışımızdaki etkiler nedeni ile ortaya çıkmıştır. Mutlu olup olmamamız da öyle….  Yani gene sorumluluk bizde değil, başkalarındadır.

 

Bunun daha önce anlattığım sorumluluğu Tanrı ya da şeytana atmaktan hiç bir farkı yok.. Sorumluluk sizde değil, sizin dışınızda bir yerlerde... Buna kısaca kurban rolünü üstlenmek diyoruz. Bu her nedense hepimizin daha kolayına gidiyor.

 

Başkalarını suçluyorsanız, sorunları başkalarında arıyorsanız, gücünüzü dışardan alıyorsunuz veya kendi yaşamınızı başkaları yönlendiriyor demektir. 

 

Sorumluluklarımızın bilincinde olarak hayatı istediğimiz gibi yaşayabilmek ve yönetebilmek dururken, kurban olmak, kendimizi acındırmak, karamsar tablolar ile bir hüzün yaratmak, bunların arkasına saklanarak hayatımızı yönetme konusundaki başarısızlığımızı sadece seyretmek, ve kendimize mazeretler yaratmak hoşumuza gidiyor, ya da kolayımıza gidiyor.

 

Oysa dünya üzerindeki yaşam tam anlamı ile kendini gerçekleştirme ve kendi sanat eserinizi yaratma alanıdır. Siz işte bu alanın tam ortasında yer alırsınız ve kendinizi gerçekleştirirken, size özgün bir sanat eserini ortaya koyarsınız. Bu kendinize özgün yaşadığınız hayatınızdır. Bu yaşamdan kazanacağınız ise sadece bir deneyimdir…Kendi öz varlığınıza aktaracağınız, bu beden, bu şekil, bu kimlik, bu cinsiyet, bu çevre içinde yaşadıklarınızdan elde edeceğiniz bir deneyim.. Seçimleriniz, olayları algılayış düzeyiniz, farkındalığınız, olaylar karşılığında verdiğiniz tepkileriniz, duygularınız gibi pek çok şey de,  deneyimlerinizi ve çevrenizi değiştirebilmenizi sağlar. Bu, yaşam içerisinde,  hepimiz için geçerli ve gerçek olan bir kuraldır.

 

Kendini gerçekleştirmek dediğimiz zaman, özgür iradeniz ile yaptığınız seçimler sayesinde, kendi yaşamanız gereken değerleri hayata geçirebilmeniz ve o değerlere göre bu hayatı yaşayabilmeniz, dünyaya gelmeden  yapmayı planladıklarınızı yapabilmeniz anlaşılmalıdır. Onların neler olduklarını bulmak ise yapmanız gereken en önemli çalışmadır. Çünkü bu kendini tanımak- kendini bilmek-kendini bulmaktır.

 

Meher Baba “Tanrı Konuşur” isimli kitabında insanların bir beden içerisinde tekamül edişlerini öncelikle “izlenimlerin deneyimler yolu ile tüketilmesi” olarak tanımlıyor. Ardından da tüm izlenimler tüketildiğinde, içe dönüş sürecinde insan olma değerlerinin ortaya çıkarılışı ve Tanrı’ya ulaşma süreci başlıyor.

 

 

Bir an düşündüğünüzde, hayatınızda bazı zamanlarda tam da istemediğiniz halde sürüklenerek yaşadığınızı hissedebilirsiniz. Örneğin, belki üniversite sınavlarının sonunda düşlediğiniz bir bölüme değilde, puanınızın yettiği bir bölüme girmiş ve bu konuda çok fazla seçme şansına sahip olmamış olabilirsiniz. İster inanın ister inanmayın ama, kazanmış ve devam etmiş olduğunuz bölüm uygundur ve farkında olmasanız da aslında o seçimi gene de siz yapmışsınızdır, bilinçsiz olarak. Çünkü hayatın yaşanışı sanki sebepler sonuçları doğuruyormuş gibi düşünseniz de, aslında tam tersidir. Sonuçlar düşüncelerde oluşturulduğu için sebepler kendiliğinden ortaya çıkar. Biz zaman içerisinde önce sebepleri yaşarız, sonra sonuca varırız. Sanki yaşanan bizim seçimimiz değildi de, varolan sebepler sonucunda ortaya çıkan bir sonuç gibi düşünülür. Bu işte, yaşamın gerçek kurallarından biridir. Öyle ince bir düzende işler ki, yaşadıklarımızın gerççek yaratıcısının kendimiz olduğunu çok kolay anlayamayabiliriz. Günümüzde Secret gibi pek çok kitap bu gerçeği bir miktar eksiklikleri ile anlatmaya çalışıyor..

 

Kendi gücümüzü bilmezlik içinde bulunuşumuzu Yunus Emre’nin bir küçük dörtlüğü bakın nasıl anlatıyor:

 

Sayrı olmuş iniler

Kur’an ününü dinler

Kur’an okuyan kendi

Kendi Kur’an içinde

 

Ama benim anlatmak istediğim konu bu değil. Özgür seçim yapabilmek özgür olmak ile ilişkili. Özgürlük ise aslında şimdiye kadar anladığmızdan biraz daha derin bir anlama sahip.

 

Bunu bir örnek ile anlatmak en doğru olanı. Diyelim ki bir arkadaşınız var ve bir gün size gelip, çok basit bir konuda sizi yargılıyor ve haketmediğiniz ifadeleri kullanıyor yüzünüze karşı. Belki hakkınızda doğru olmayan bir şey duymuş ve ona inanmış, sizi olayı aydınlatmanız konusunda dahi dinlemiyor ve sürekli suçluyor.. Öfkeleniyorsunuz ve en azından, hayır ben öyle bir kişi değilim diyerek savunmaya geçiyorsunuz. Sizin öfkelenerek verdiğiniz yanıt karşınızdakini daha da uç noktalara itiyor ve suçlamalarına devam ediyor. Belki sonuçta dayanamıyor ve yanından ayrılıyorsunuz.

 

Duyduklarınız gerçek dışı, tepkiniz ise gerçek bir öfke... 

 

Bu yaşadığınızı değerlendirebilmeniz gerekli... Büyük bir olasılıkla, sizin temel değerleriniz arasında, hemen hemen tüm insanların da sahip olduğu, insanlarla barış içerisinde yaşamak, hoşgörülü olmak, arkadaşlarıyla iyi geçinmek, ve çabuk öfkelenmemek gibi değerler vardır. Oysa, orada öfkelendiğiniz anda bu değerlerinizden bir kısmını çiğnediniz.

 

Hayatı kendi değerlerinize göre yaşayamadığınıza göre özgür değilsiniz.

 

Özgür olmak, herşeyi sadece kendi değerlerinize göre yaşayabilmek demektir. Sizi sınırlayan, yönlendiren bir güç var karşınızda daha doğrusu içinizde. Yani aslında siz kendiniz seçiminizi yapıp karar vermediniz, arkadaşınızın söylediklerinden etkilenen içinizde ki o güç, sizi yönlendirmiş oldu. Duygunuz, düşünceniz, kontrol edemediğiniz tepkileriniz ve davranışınız ile, aslında kendinizi, kendi değerlerinizi yansıtmadınız. O zaman özgür iradenizi kullanmadınız, sizi başka bir şey yönlendirdi. Demek ki özgür değilsiniz.

 

İşte sizi özgürlüğünüzden alıkoyan ve yönlendiren o şey sizin egonuz.

 

Özgür iradeniz ile hareket edemediniz, dışınızdaki bir etkenin size kurduğu baskıdan çok, kendi içinizdeki bir etken sizin üzerinizde, size hiç fark ettirmeden büyük bir baskı kurdu..

Oysa bir insan olarak, ilk hizmet etmeniz gereken şey Varlığınızın Gerçeğidir. Yani gerçek varlığınızın değerlerini yansıtmalısınız, egonuzun sizi etkilemesi sonucu düşünce ve davranışlarınızda gerçekte tam olarak kendi öz varlığınıza ait olmayan değerleri yansıtmamalısınız. (değerler yerine enerjiler de diyebilirsiniz)

 

Dikkat ederseniz, arkadaşınızın sizin hakkınızda söyledikleri, yani onun yargıları, sizin gerçekliğiniz, hakikatiniz değil, bu sadece onun düşüncelerinde yaşadığı gerçeklik. Bu durumda siz, hakikat olmayan bir şey nedeni ile, varlığınızın gerçekliğini ve değerini bir kenara iterek, kendi gerçek değerlerinizin hizmetinde olamadınız.

 

Unutmayın, başkalarının söyledikleri sizin kim olduğunuz, nasıl biri olduğunuzu değiştirmez. Siz ancak düşünceleriniz ve davranışlarınız ile kim olduğunuzu yaratırsınız...

 

 Kendimden bir örnek vereceğim. Bir sene, bir öğrencim, dönem sonunda sınıfta söz aldı ve bana şunları söyledi:

“Hocam, siz derse başladığınızda sesinizdeki o yumuşaklık beni öyle çok etkiliyorki, sizi sanki spotlar altında tatlı bir müzük eşliğinde şiir okuyormuşsunuz gibi dinliyorum. Bu beni öyle olumlu etkiliyor ki. Bütün diğer derslerimde ay şunu da not alayım, aman şu konuyu anlamadım kaçırdım, eyvah derken, ders bitiyor ve ben gerçekten anlayamamış olduğumu görüyorum. Oysa sizin dersinizde, o şiiri dinlerken, sakin sakin hem herşeyi not alabiliyorum, hem de eve gidip baktığımda herşeyi derste öğrenmiş olduğumu görüyorum..

 

Tahmin edersiniz, bir öğretmenin duyabileceği en güzel şeylerden biri.. Kendisine şükran doluyum, zaman zaman hepimiz kendi değerimizi unuturuz, bana bunu hatırlattığı için, teşekkür ediyorum.. Ama aynı sınıftan bir başka öğrencimin sene sonunda değerlendirme formuna yazdığı şöyle bir ifade de var: “O kadar yumuşak anlatıyorki, her derste uykum geliyor ve uyuyorum. Bunun için dönemin sonlarında artık çok sıkıldım. Derslerde uyumaktansa, derslere bile girmedim” Bu öğrencime de şükran doluyum, bazan sınıftaki bazı öğrencilere motivasyon kazandırmak ve onların ilgisini çekmek için birşeyler yapmam gerektiğini bana hatırlattığı için.. Söyledikleri tam anlamı ile, benim daha iyi olmam için bir uyarıdan başka bir şey değil.

 

Ancak dikkat ederseniz, iki öğrencimin söyledikleri ile ben birbirine tezat o iki ayrı kişilik olmadım. Bu sadece onların bende görebildikleri kendi yargılarıydı.. Benden onlara yansıyan, kendilerinde olandan başka bir şey değildi..

 

Özgürlüğün tanımını şimdi yeniden yapacak olursak onun gerçek anlam derinliğini kavrayabiliriz..

 

İnsanın yaşamını etkileyen iki ana unsur vardır. Bunlardan birisi egodur. Dünyaya gelişimiz ile birlikte, dünyada yaşayabilmemizi sağlayacak olan ego bizim bir parçamız haline gelir. İçgüdüsel olarak yemek-içmek, kendisini savunmak, bedenini korumak davranışları bile ancak ego ile sağlanır. Bu nedenle bu gezegende fizik bedene sahip olarak yaşayabilmek için egoya ihtiyaç vardır. Ancak, aynı zamanda ego, zihnimiz aracılığı ile bizi yönlendirip kontrol ederek bizlere buradaki dualitik ortamı sağlar. Düalitik ortam ise bizim burada iyi-kötü, güzel-çirkin gibi kavramları kullanarak deneyim yaşamamız ve bu yolla kendi içsel doğrularımızı bularak gelişebilmemiz için gerekli bir ortamdır. Ben bunu başta da söylediğim gibi, oyunun daha gerçekçi ve tam olması için kurulmuş bir düzen olarak algılıyorum.. İşte eğer insan yaşamında egonun etkisi zihin yolu ile insanı yönetecek boyutta ise, insan öfkeye kapılabiliyor, hırs sahibi olabiliyor, kıskançlık ve korkularla hareket etmek gibi kontrol dışı, kendi iradesinin dışında düşünce ve davranışlara sahip olabiliyor.

 

İkinci unsur ise kendi öz varlığımızdır. Öz varlığımız dediğimiz, hani pek çok yerde Tanrı’nın “size nefesimden üfledim”  dediği yanımızdır. Öz varlığımız sevgi, sevinç, güven, saflık, huzur, barış olarak ifade edebileceğimiz değerlerden oluşur. Özümüz iç sesimiz dediğimiz, bize aslında sürekli olarak yol göstermeye çalışan ama bizim perdelerimizin kalınlığı nedeni ile çok az duyabildiğimiz içsel varlığımızdır. O bu bedene sahip olmadan önce de vardır, bu bedeni bir elbise gibi çıkartıp bıraktığımız zaman da var olacaktır.

 

( Öz üzerine önce bir elbise gibi ruhu giyer, sonra da beden giyilerek dünyaya gelinir.)

 

Öz, insanı egonun yaptığı gibi yönetmeye çalışmaz. Sadece yol gösterir. Biz arınarak egomuzun sesini kıstıkça, ya da egonun bizim üzerimizdeki kontrolünü sınırladıkça, bizi yönetmesine izin vermedikçe, özün sesi daha gür duyulur, özün bize verdiği öğütleri ve gösterdiği yolu çok daha iyi farkederiz. İşte özün sesinin gür çıkmasına ÖZGÜRLÜK diyoruz.

 

Kısacası, özgürlük, egonuzun sizi yönlendirmediği, ancak sizin onu gereksinimleriniz çerçevesinde kullandığınız, ÖZ sesinizin GÜR çıkması halidir. İçsel sesinizin yol göstericiliğinde, hiç bir baskı hissetmeksizin karar alabilmeniz ve eyleme geçbilmeniz ise, özgür irade ile hareket etmeniz demektir. 

 

Kısacası özgürlük, koşullardan ve kısıtlanmalardan kaçarak (dışımızdaki koşulları değiştirerek) değil...İçimizde mükemmel bir dengenin oluşması ile, bu sayede özümüzün sesini duyarak kazanılır..

 

Eckart Tolle, Varolmanın Gücü isimli kitabında kısacık şu şekilde açıklıyor özgürlüğü: “İnsan bilincinin radikal bir değişim geçirmesine özellikle doğu felsefelerinde aydınlanma adı verilir. İsa’nın öğretilerinde bu kavram Kurtuluş olarak tanımlanır. Özgürlük ve uyanış aynı kavram için kullanılan diğer kelimelerdir. ”  Kısacası, Eckart Tolle için insan bilincinin geçirdiği evrim sonucunda, öz sesin duyuluşu ve hakikatin kavranışı mümkün oluyor.. Özgür olunabiliniyor..

 

Özgür olan insanın özellikleri nelerdir? Bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz. (*)

 

  • Kendi değerlerini bulmuştur.
  • Güven içindedir, güvenir ve güvenilir.
  • Ne düşüncesinde, ne de davranışlarında başkalarını kırmak, incitmek ve bu şekilde amacına ulaşmak yer almaz.
  • İnsanlık değerleri ön plandadır.
  • Sevginin de özüne ulaşmıştır, yolundan şaşmaz.
  • Öfke, nefret ve kızgınlığa hayatında yer yoktur.
  • Cesur ve korkusuzdur.
  • Sürekli eylem halinde bile olsa, bir dinginlik ve düzen içerisindedir. Hayatında kargaşaya yer yoktur.
  • Kendi değerleri ile çatışan seçimi yoktur. Ne toplumsal kurallar, ne bir başkasının etkisi davranışlarını ve seçimlerini değiştirmez.
  • Tüm davranışlarında ve hayatında kendi değerlerini yansıttığını ve yaşadığını her an hissedersiniz. 
  • Çevresinde ve dünyada barış ve huzurun temsilcisidir.
  • Savaş değil barış, üstünlük değil adalet, cehalet değil bilim seçimleridir.
  • Genel olarak eylemlerinin sonucunda sadece kendisi değil, içinde yaşadığı toplum, hatta bütün insanlık çok büyük kazanımlar sağlar.
  • Yaptığı iş ne olursa olsun, takdire değer ve dikkat çeker.
  • Yaptığı her işi severek yapar.
  • Üzerine aldığı görevleri azimle, sırayla ele alır ve bilinç ile üstlenir.
  • Hayatının her alnında refahı yaşar.
  • Davranışlarında, düşüncelerinde insanlığa rehberlik eder.

 

“Özgürlük  ve bağımsızlık benim karakterimdir. 

 

Diyen Atatürk’ün çok zor anlarda, başkalarının çok rahatlıkla öfkelerine yenik düşeceği anlarda gösterdiği sakinlik ve yüksek bir bilinç ile en doğru tavrı sergiliyor olması, onun gerçekten ÖZGÜR olduğunun bir kanıtı gibidir... 


"Cumhuriyetin  ilanından sonra İstanbul'da bir resepsiyon verilir.Tüm dünya ülkelerinin elçileri davet edilir. Davet güzel şekilde devam etmektedir, fakat İngiliz ateşesi olan binbaşının bakışları Mustafa Kemal'in gözünden kaçmaz.Bütün davet boyunca kendisine dik dik bakmıştır ve bakmaya da devam etmektedir. Ne olduğunu öğrenmek için yaverini gönderir. Yaver Mustafa Kemal'e şöyle der:
- Paşam kendisine neden ters tavır takındığını sordum , o da bana Mustafa Kemal'in Çanakkale'de babasını öldürdüğünü söyledi.

Bunun üzerine Muatafa Kemal şöyle der:
- Gir sor bakalım babasının Çanakkale'de ne işi varmış?"


Yargı yok, davranış nedeni ile öfke yok, davranışa aynı şekilde yanıt vermek isteği, kabalık yok. Sadece çok yüksek bir farkındalık ile, İngiliz ateşesine, yaşadığı durumdan sorumlu olanın kendisi ve babasndan başkasının olmadığı hatırlatılıyor. Yani kısacası, ateşeye kendini tanıması için bir soru soruluyor. Atatürk, en öenmli değerlerinden olan onur ve saygınlığının yansıtılmasını sağlayan bir tavır içerisinde, egodan bir tek kırıntı bile yok..

Özgür insan egosunun kendisini yönetmesine izin vermediği için, yaşamın her anında, kendi değerlerine uygun bir davranış modelini seçer, bunu kendi özgür iradesi ile yapar. Sonucunda ise yarattığı yaşam tamamiyle kendi özüne uygun olarak yaratılmış bir sanat eseridir. Kendine özgün, kendi özgürlüğünde yaşanmış, özgür irade ile seçilmiş bir yaşam..   

22/9/2008

Tanrı Konuşur

Tanri Konusur:
 
 " Tanri idraki mutlulugu, tum yaradilisin amacidir. Tanri'yi idrak yolu ile gelen gercek mutluluk evrendeki tum fiziksel ve zihinsel izdiraba deger. Ardindan tum izdirap sanki hic yokmus gibi olur. Tanri idrakinin mutlulugu guclu, ebediyen taze ve guvenilir, sinirsiz ve tanimlanamazdir; ve dunyanin varolusun icine fiskirmasinin sebebi bu mutluluktur"          Meher Baba
 
Tanri idraki, Tanri'nin varligini onaylamamiz veya bilmemiz degil, onun varligini tumu ile idrak ederek (yasamimiza gecirerek) sonsuz mutluluga erme halidir. Bu hale varisin tek bir yol ile olacagini soylemek veya dusunmek, sadece dunya uzerindeki varolusun cesitliligine bile baktiginiz zaman ne kadar anlamsizdir.
 
Uyanamayan insanlik icin ise ne aci ki, yeryuzunde kaynaklarin paylasimindan daha cok, bu cesitliligi ve bu idrake gidisin kolayliklarini gorememekten kaynaklanan, "benim ait oldugum yol disindakiler yok olsun" kavgasi tek yasam sekli olmus durumda.. Bu kavga ise asla o idrak seviyesine ve mutluluguna erememeyi getiriyor. Kendimize engel cikaran da, kendimizi cezalandiranda bu durumda gene kendimiz oluyoruz, farkinda degiliz. OLMAZlarimiz bizi butunluk bilincinden ayiriyor.
 
"Allahim, hayirsiz ilminden sana siginirim. Ilmine de niyet ettim, askina da.". 
 
Bilgi tek basina hic bir seydir. (bilirsiniz, seytan zaten bilgi melegidir). Hayatiniza aktarabildiginiz, o bilgiyi yasayabilmeye basladiginizda, eger sizi o "Tanri'yi idrak etme" noktasina yol aldiriyorsa, hayirlidir. O noktaya getiremeyip, parcada oyaliyor, butunlesmenize, tamamlanmaniza yardimci olmuyorsa hayirsiz. Bu acidan irdelediginizde, her bilgi, sizin icin, diger hic bir bilgiyi dislamayip, tamamlayici, diger bilgilerle birlikte baglantilar kurarak dusunmenize, butunlenmenize ve idrak etmenize yardimci olmasi niyeti ile kabul ediliyorsa, hayirlidir. Niyet bu degil de yargilar ile kabul vermeme, "olmaz" verme ise, hayirsiz. Yani bilginin hayirli olmasi ve olmamasi gene sizin elinizde..  
 
Tanri idraki ile gelen, o sinirsiz mutlulugun herkes tarafindan yasanabilmesi, en buyuk dilegimdir..
 
Sevgi ve baris, icinizde de disinizda da sizinle olsun.. Yureginizin isigi hayatinizi sevgi ile aydinlatsin..
 
Fusun Yuruten  

22.9.2008